Lâleye verilen önemin en büyük sebebi ise, “lâle” kelimesinin yazılışıyla “Allah” kelimesinin yazılışında aynı harflerin kullanılmasıdır. “Allah”, “hilâl” ve “lâle” kelimelerinin aynı harflerle yazılması ve ebced hesabıyla aynı değeri taşıması, lâleyi Allah kelimesini temsil eder hâle getirmiş, maddî ve mânevî değerini arttırmıştır. Bu harflerin hiçbirinde nokta kullanılmadığından, ünlü lâlezârîlerin lekeli lâleleri makbul saymamaları da bu temsilin ne kadar ciddiye alındığını gösteren hoş ve önemli bir ayrıntıdır.
Bir tabip ve aynı zamanda lâle yetiştiricisi olan Mehmet Aşkî; “Olmasa mazhar eğer ism-i Celâl’e lâle, / Nâil olmazdı, bu hüsn ile cemâle lâle. / Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa âyâ lâle, / Bulamaz idi bu kadar rütbe-i vâlâ lâle.” mısralarıyla, bunu en güzel şekilde anlatır. Yani, “Eğer, lâle Allah isminin harflerini taşımasaydı, bu kadar güzel bir çiçek olur muydu? Acaba, lâle Allah isminin harflerini taşımasaydı, bu kadar yüksek mertebelere erişir miydi?” der.
İstanbul’da ilk lâle yetiştirilmesi, Yavuz Sultan Selim Han’ın, XVI. yüzyıl başlarında Kırım’ın güneyindeki Kefe’den getirttiği, üçyüzbin lâle soğanından bazılarının ıslâhıyla gerçekleşmiş olmalıdır.
Daha sonra, Sultan II. Bâyezid Han zamanında İstanbul’da görevlendirilen Venedik Oratoru’nun sadrâzama getirdiği hediyeler arasında değişik türde lâle soğanları da bulunmaktadır. Venediklilerin Doğu ile olan ticarî ilişkileri çerçevesinde, doğudan gelen soğanları kendi ülkesine ulaştırmak yerine, İstanbul’da lâleye olan ilgiyi gördüğünden, kıymetli bir hediye olarak bunları sadrâzama takdim etmiş olmalıdır. Bu soğanlardan da ıslâh edilmiş lâleler olması muhtemeldir.
İstanbul’da, yabanî lâle çeşitlerinden seçilerek veya melezleme usûlüyle elde edilen ve “Lâle-i Rûmî” (İstanbul lâlesi veya Osmanlı lâlesi) adı verilen lâlelerin yetiştirilmesine ise Kanunî Sultan Süleyman zamanında başlanmıştır. Bu şekilde ilk lâle ıslâhını Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi gerçekleştirmiş ve bu lâleye “Nûr-ı Adn” adını vermiştir.
Türkler, sadece bahçelerinde lâle yetiştirmekle kalmamış, bu çok sevdikleri çiçeği mermerden kumaşa, porselenden gümüşe kadar, münâsip gördükleri her yere nakşetmişlerdir.
Cami, çeşme, mezar gibi yerlerin süslenmesinde kullanıldığı gibi, Türk süsleme sanatlarının bütününde yüzlerce üslûpta yer almıştır.
Herhalde dünya üzerinde, çiçekleri tarihe geçen, ciltlerle çiçek kitapları bulunan, çiçekçiliği iktisâdî ve sosyal hayatına yansıyan, çiçek sevgisi edebiyata ve sanata ilham kaynağı olan başka bir millet zor bulunur.
Türkler, sadece bahçelerinde lâle yetiştirmekle kalmamış, bu çok sevdikleri çiçeği mermerden kumaşa, porselenden gümüşe kadar, münâsip gördükleri her yere nakşetmişlerdir.
İstanbul hayatında çiçek ve çiçekçilik; sanat, edebiyat, müzik, halk sağlığı, eğlence, iç mekân ve bahçe düzenlemelerinde önemli bir unsurdur. İstanbul’un çiçekçilik ve özellikle lâle anlayışının Anadolu’da ve Avrupa’da etkileri büyük olmuştur. Osmanlı medeniyeti içinde önemli bir yere sâhip olan İstanbul çiçekçiliği ve bahçe kültürü Fatih Sultan Mehmed’in saray bahçelerini düzenletmesiyle başlamıştır. Bu bahçelerde lâle de yerini almış ve şehrin asâlet ve inceliğiyle bütünleşerek, daha sonraki yıllarda daha da zarif şekillere bürünmüştür.
İstanbul lâlesinin, Osmanlı’da, XVI. ve XVII. yüzyıllar arasında süs bitkisi ve süsleme motifi olarak çok büyük bir önem kazanmasıyla, sosyal ve iktisâdî hayata da etkisi kaçınılmaz olmuştur. Osmanlı coğrafyasında, özellikle İstanbul’da; çiçek ve lâle yetiştirmek bir ilim dalı hâlini almış ve uzmanlık gerektiren bir geçim kaynağı olmuştur. O kadar ki, bu işle uğraşan bir kişi öldüğünde, bıraktığı lâle soğanları mal varlığından sayılmakta ve bunlar kolaylıkla satılarak paraya çevrilebilmektedir.
Tespit edilebilen en eski İstanbul çiçekçisi, XV. yüzyılda Efşancı Mehmed Efendi’dir. Efşancı Bahçesi adıyla anılan ilk çiçek yetiştirilen ve satılan bahçeyi kurmuştur. Yine aynı devirde meşhur Karabali Bahçesi’ni kuran Karabalizâde, bahçesinde çiçek yetiştirme tekniklerini öğreten bir okul açmıştır. İstanbul’da “Fenn–i Ezhar” yani çiçek yetiştirme ilim ve teknikleri, uzun süre Avrupa’nın “Flori culture”ünden çok daha ileri düzeyde olmuştur.
XVII. yüzyılda Sarı Abdullah’ın, Sultan İbrahim Han tarafından, Serciyân-ı Hassa olarak atanması, çiçekçiliğin artık bir idareciye ihtiyaç hissettirecek kadar önemli bir iş alanı hâline geldiğinin delilidir.
Lâle ve zerrin çeşitleri çoğalıp, binlerce olduğunda çiçekçilikle ilgili meseleler de artmış, yetiştirilen çiçeklerin değerlendirilmesi için artık bir “Çiçek Bilimi Meclisi” kurulması vakti gelmiştir. Sultan IV. Mehmed Han zamanında oluşturulan şükûfe meclisinde değerlendirilen lâle ve diğer çiçeklere verilen isimler, özellikleri ve tohum sahipleri ile birlikte defterlere kaydedilmiştir. Bu defterler, bize İstanbul lâlesinin kültürümüze yansımasını en doğru şekilde anlatan şükûfenâmeleri oluşturmuştur.
İstanbul’da çiçekçilik sağlık, zevk ve sanat alanlarını içine alan önemli bir üretim kolu olmuş, XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de çiçekçilik bir sektör halini almıştır. XVIII. yüzyılın sonlarına kadar altın devrini yaşayan bu sektörde lâle yüzyıllar boyunca çiçekçilik alanının en baş çiçeği olarak daima saltanatını korumuş ve lâleci esnafı da bu pazarda yerini almıştır.
İstanbul’da lâleye olan düşkünlük ve muhabbet, XVI. yüzyıldan XVIII. yüzyıl sonlarına kadar devam ederek, hayatın bir parçası hâlini almış ve XVII. yüzyılın ikinci yarısında ise İstanbul, dünyanın en büyük ve alıcısı en çok lâle pazarı haline gelmiştir.
Ayrıca, kusursuz lâle yetiştirenlerin ve lâleleri adlandıranların ödüllendirilmesinin bir rekâbet ortamı oluşturduğu da açıkça gözlemlenmektedir.
XVII. yüzyıl sonlarına doğru, İstanbulluların sahip oldukları ince zevkin büyük etkisiyle, lâleye karşı olan ilginin bir tutkuya dönüşmesi, lâle soğanları fiyatlarının aşırı yükselmesine sebep olmuştur. 1726 yılında, lâle soğanlarının fiyatları, narh defterine kaydedilerek fiyatları kontrol altına alınmıştır. Hatta “Mahbub” adlı lâle soğanının fiyatı bin altına kadar çıkmış, ancak lâle çeşitlerine narh konulması üzerine, lâle soğanlarının bin kuruştan fazla fiyatla satılması yasaklanmıştır.
Lâle, Osmanlı’da, XVI ve XVII. yüzyıllar arasında baş tacı edilen süs bitkisi ve süsleme motifi olmakla kalmamış, divan edebiyatını zirveye çıkaran şiirlerde de yerini almıştır.
Anadolu’da lâlenin süsleme ve şiirlerde yer alması Türklerle başlamıştır. Konya’da Alâeddin Köşkü duvarında bulunan çinide bir lâle motifinin yer alması, XII. yüzyılda da Anadolu’da lâlenin var olduğunun delilidir.
“Lâlezâr-ı Bağ-ı Kadîm” yazarı Mehmet Remzi, lâleye gösterilen ilgi, îtina ve ihtimâmın Lâle Devri’ne mahsus olmayıp çok daha eskilere dayandığını şöyle dile getirmiştir: “Lâleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi değil, / Ezelîdir bu hevâ vü heves şimdi değil.”
Başta Nedim ve Ali İzzet Paşa olmak üzere, zamanın şairleri tarafından, kusursuz olarak seçilip ad verilen lâlelere şiirler, beyitler yazılmıştır.