Konstantin döneminde durum nedir peki? Su, o zamanda da mı Istranca’dan getiriliyordu?
Konstantin’in, bu konuyla alâkalı şehre kalıcı müdâhaleler yaptığını zannetmiyorum. Evet, efsânelere göre melek ona yol göstermiş, suların yönünü bile melek çizmiş. Konstantin de meleğin peşinden giderek hemen su yollarını yaptırmış. Efsâne bu. Dolayısıyla suların o dönemde Istranca’dan gelip gelmediğini bilemiyoruz.
Valens döneminde (364-378) Belgrad Ormanları’nda yapılan bir bend ile Kağıthâne deresi suları toplanarak şehre getiriliyor. Halkalı tarafından mı geliyor yoksa Halkalı’dan Bayezit’e kadar getirilen su için kemer mi yapılıyor?
İstanbul’u besleyecek kaynak olmadığına göre, su oradan geliyor. Ama oraya nereden geliyor, emin değilim. Valens Kemeri’ni daha da özel kılan bir detay da II. Mustafa’nın yegâne kitâbesinin orada olmasıdır. Valens Kemeri’nin bulunduğu arâzinin yapısı da değişiktir. Bulvar, sel yatağıdır. Zamanla yağmur sularının yarattığı çukur arâzinin üzerinde binâ edilmiştir.
Valens Kemeri, Bozdoğan Kemeri, hatta Bozulgan Kemeri olarak da biliniyor. Bunun özel bir nedeni var mı?
Pek çok farklı şey anlatılır. Bâzıları Şehzâde Câmii’nin karşıdan rahat görülebilmesi için önünde mâni teşkil ettiği için o kısım kesilmiştir, diyerek bozulan kısma atıf yaparlar. Bâzıları ise o kısmın yıkıldığını ve bu nedenle Vefâ Bozacısı’nın olduğu yere doğru oluşan bir gölet nedeniyle adına Bozulgan Kemeri dendiğini söylerler.
Mazul Kemer’in Eyüp’ün gerisinde olduğunu biliyoruz. Trakya’dan, muhtemelen Vize’den gelen suları mı karşılıyor?
Mazul Kemer veya Mazlum Kemer, Türk devrinde de kullanılır. Bâzı su yollarına bağlanarak fonksiyonlarına devam etmiştir. Ama suların nereden geldiğini bilmiyorum. Vize’de bir akarsu var, doğrudan kaleye geliyor. Vize’nin etrâfını çeviren surlara geliyor, duvarına vuruyor ve surdan uzaklaşıyor. Ama yandan akmaya devam ediyor ve az bir miktârını kalenin içine alıyor. Yâni bunlar su kuleleri. Kalenin etrâfı çevrildiğinde su ihtiyâcını dış kanaldan sağlayabiliyor. Böylece hem kale korunuyor hem su ihtiyâcı sağlanıyor hem de su İstanbul’a gönderilecekse gönderiliyor. Yâni bu durumda, oradan gelme ihtimâli var. Ben gittim, gördüm.
Böyle başka su kulesi var mı?
Evet var. İstanbul’da çingenelerin yaşadığı semt olarak akıllara kazınan Sulukule adı oradan geliyor. İstanbul Bayrampaşa (eski adıyla Lykos) deresi, çukur nokta olan Vatan caddesinden giriyor. O zaman da oraya Sukulesi adını vermişler, zamanla Sulukule olmuş. Çingeneler de oraya iskân edilmiş. Bu kemer Bayezit’teki nimfehuma (Romalılarda su ve orman perisi “nimf”lere adanmış, alanlarda sütun dizileri ve heykellerle bezenmiş nişli anıtsal çeşme) kadar geliyor. Kemerin fonksiyonu, bu merkez çeşmesine su getirmek idi. Merkez çeşmesi, her antik şehirde şehrin göbeğinde olur. Bâzıları devâsâ bâzıları küçük, farklı boyutlardadır. Bâzısı bir yapıyla bitişik bâzısı da müstakil inşâ edilmişlerdir.
İstanbul’un her köşesinin sizin için çok kıymetli; ama çocukluğunuzun geçtiği Kadıköy’ün sizdeki yerinin bambaşka olduğunu da biliyoruz. Kadıköy’ün çeşmelerinden bahseder misiniz biraz?
Birçoğunu yıktılar, kaldırdılar o çeşmelerin. O kadar söylediğim hâlde Kadıköy’ün en güzel çeşmesinin yerini değiştirdiler. Mermer, üç çeşme yan yana olan Halit Ağa Çeşmesi’nden bahsediyorum. Ana caddede iken söküp sanki utanılacak bir şeymiş gibi, sokak arasına getirdiler. Bâri meydana koysalardı.
Evet evet, vakıf çeşmesi. Zâten Halit Ağa’nın başka çeşmeleri de var. Bir su yolu getirdiği anlaşılıyor Halit Ağa’nın. Kadıköy’de 2-3 çeşme yaptırmış. Mermer cepheli, bir çeşmesinin iki yanında mermere işlenmiş müzik âleti vardı (III. Selim’in haremağası olan Halit Ağa’nın yaptırdığı ve Abdülhamid zamânında onarılan Haydarpaşa’daki diğer çeşmenin ise sâdece alınlık kısmı mevcut B.A). Kadıköy’e en fazla vakıf yapmış adamlardan biridir Halit Ağa. Aslında üç harem ağası Kadıköy’ü paylaşmışlar. Diğer ikisi Cafer Ağa ve İbrahim Ağa. Kadıköy’de 10 tâne vakıf çeşme vardı, bâzıları kitâbeli bâzıları kitâbesiz. Bir tânesi çok enteresandı. “Kâdı kâriyesinde yaşayan (mukîm) Kürt Hasan Ağa’nın hayrâtıdır.” yazılı idi; ama o kitâbe nedense yok edildi. Sonra çeşmeyi de yıktılar. Daha eski bir çeşme ise Rum Kilisesi’nin bitişiğindeki Gürcü Mehmet Paşa Çeşmesi idi. Semtine adını veren Selâmiçeşme’nin başına gelenler de enteresan. Uzun bir kitâbesi vardı, onu tamâmen kazıdılar; ama bir gün bir müteahhit geldi bana, çeşmenin metnini bulduğunu ve aynen yazdıracağını söyledi ve yaptırdı da. Böyle müteahhit nâdir bulunur. Selâmiçeşme’nin karşısında namazgâhı da vardı; ama onu tahrip edip yok ettiler. Namazgâh taşı da vardı, iki basamak merdivenle çıkılırdı.
Bu Romalılar, her yere, aynı Osmanlılar gibi, su yolu yapmışlardır. Ve zâten kazdıkça çıkan su yolları için hani Ayasofya’ya yol var denir durulur ya… Ayasofya’ya yol falan yok efendim. Onlar, Roma devrinin su yollarıdır. Kazıyorlar bakıyorlar bir su yolu çıkıyor. Bizim su yollarımız da var. Taksim’de makseme gelen kanalları delip delip apartman yaptılar üstüne. Tabiî öldü o su yolları, mahvoldu. Sarıyer’in ardındaki bentlerden Sultan Mahmud Bendi, Vâlide Sultan Bendi, oralardan gelen sular vardı. Esrârengiz yollar diyorlar. Efendim esrârengiz falan değil; planları da var krokileri de var hepsinin. Eski Türkçeyi iyi bilen rahmetli Kâzım (Prof. Dr. Kâzım Çeçen) bunları topladı, kitaplarında yazdı.
Toplama havuzları diyorduk…
Toplama havuzlarının durumu da pek aydınlık değil. Ancak, Fâtih Câmii’nin önünde -Atpazarı ve onun doğusu- bir çukur arâzi olduğu muhakkak. Orada bir mesîre yeri varmış, semtin bir kısmının adına Halıcılar Köşkü deniyor. Yâni orada akarsu var, devamlı halılar yıkanıyor. Çukur arâzide ağaçlar da var, Yavuz Sultan Selim zaman zaman Halıcılar Köşkü denen bu yere gidip dinlenirmiş. Babası burayı seviyor diye Kânûnî de gidip Sultan Selim Câmii’ni yaptırıyor oraya. O câmi hâlâ durur, Sinan’ın eserleri listesinde de adı var. Ama karışıklık oldu, biri, “Keşfettim, buldum, Sinan’ın câmisini buldum. Sultan Selim Câmii Sinan’ındır!” diye feryat etti. Hâlbuki Sinan, risâlesinin başına yazmış, “İstanbul’da yapılan selâtin câmilerinin Sultan Selim Câmii gayrı kalmak üzere eserimdir.” diyor. Câmi kanalıyla Halıcılar Köşkü denilen yerin Bayrampaşa deresinin kıyısında olduğu anlaşılıyor, oranın da ağaçlıklı, sulak bir yer, bir mesîre yeri olduğunu öğreniyoruz. Sonra birkaç büyük yangın, bölgeyi yakıp geçiyor. Böylece Bayrampaşa deresinin yatağı olan kısım yanıyor.
Sarnıç deyip kestirip atılamaz. Bâzıları sarnıç bâzıları mahzen olabilir. Meselâ Topkapı Sarayı’nın altında, altınların, paraların muhâfaza edildiği Osmanlı devrine âit hazîne var. Bizans devrinden kalma bir de mahzen var. Yukarılardan zorlukla iniliyordu, beni de indirmişlerdi; yamaç olduğu için epey yüksekte, denize nâzır bir yer. Ortada bir tâne mermer vaftiz teknesi var, herhâlde vaktiyle onun içine altınları doldurmuşlar, hazîne olarak kullanmışlar. Çeşitli sebeplerle, dînî binâları, manastırları daha yüksek yapabilmek için alt yapı yapmışlar. Ya da yapıyı daha düzgün bir alana oturtabilmek için yapmışlar. Bunların hepsini sarnıç olarak kabul edemeyiz elbette. Bir kısmı da doğrudan doğruya mezarlıktır. Meselâ Molla Fenârî Câmii… Onun altında ta ben ortaokul talebesi iken bir mahzen olduğu söylenirdi. Pek çok kazı yapıldı. Bizans’ın son devrindeki imparator ve imparatoriçelerin 22’sinin o yapıya gömüldüğü biliniyor.
Acı Musluk, içinde odalar olan bir sarnıçtır. Üzerinde mevcut sarayın, o yamaçta yapılmış, Haliç’e manzarası olan özel bir sarayın alt yapısı. Bâzı tahminlere göre devrin ileri gelenlerinden, hatta kısa bir süre de imparatorluk yapmış bir Bizanslının âile sarayıdır. Acı Musluk sokağındadır. Oldukça büyük bir alt yapıdır.
Karagümrük Sarnıcı’nda da ip bükücü Ermeniler çalışırmış. Oradaki rutûbet ip bükmeye-sarmaya faydalı oluyor ki orayı tercih etmişler. Vefâ stadyumunun ardında Kasım Ağa Câmii vardır. Onun müştemilâtı gibi kullanılmıştır. Hatta vakfiyesinde, vakıf kaydında sarnıç da vardır. Tertemiz bir sarnıçtı. İçine rahatça inilirdi, resimler çekerdik. O sarnıcı, bugün maalesef bulamazsınız. Çünkü mahalledekiler, o kubbelerini deldiler. O deliklerden çöp ata ata içini çöple doldurmuşlardı. Oldukça enteresan bir sarnıçtı. Bütün sütunlar ve başlıklar devşirmeydi. Âdeta bir başlık müzesi idi. Hatta gövde kısa gelmiş üst üste iki başlık koymuşlar, üzerine gövde üzerine gene başlık koymuşlar. Câmi restore oldu; ama sarnıç ne oldu, onu bilmiyorum.
Studios Manastırı Sarnıcı, İmrahor Câmii’nin yanındaydı. Bir de ayazması vardı. Yapının yamuk bir planı vardı. Vakıflar kirâya veriyordu ve bir dönem bir Rum, şarap doldurma deposu yapmıştı orayı. Ziyârete açık tutardı, öğrencileri de götürürdüm. O Rum gidince başka atölyeye kirâlandı. O sırada patladı, bütün tonozlar çöktü. Harap oldu, şimdi kim bilir ne hâlde…
“Şehirler diridir. Kalıba bakma sen, onlar da hisseder.” der Hz. Mevlânâ. Buna kalben inananlardanım. 95 yaşında, dupduru hâfızasıyla, bilgisini hâlen anlatma ve paylaşma telâşında olan hocam Sayın Prof. Dr. Semavi Eyice’ye bu sohbet vesîlesiyle bütün İstanbullular adına şükranlarımı ve saygılarımı arz ediyorum.