Güney Amerika, Afrika ve Asya’daki ülkelerin su kalitesi, Avrupa’nın fakir ülkelerinden bile daha kötüdür. Atıkların iyileştirilmesi de çok yetersizdir. Ağır sanâyinin; kirlenmeyi önleyici yasaların daha müsâmahasız işlediği ülkelerden bu hususta görece zayıf kalan üçüncü dünyâ ülkelerine taşınması; düşük teknolojik imkânlar, çarpık şehirleşme ve yoksulluk gibi etkenler durumu giderek kötüleştiriyor. Hindistan’daki yüzey sularının %23’ü insan sağlığı için tehlike saçıyor. Yeni Delhi’deki Yamuna nehri 100 ml’de 7500 bakteri içermekte; şehirden her gün 20 milyon lt endüstri atığını almaktadır. Dolayısıyla buradaki insanların hayat sürelerinin kısa olması hiç de şaşırtıcı değil. 3119 Hindistan kasaba ve şehrinden sâdece 217’si alt yapı hizmetlerine sâhiptir.
Malezya’da 42-50 arasında nehrin, canlı hayat ve insan sağlığı için tehlikeli olduğu açıklandı. Palmiye yağı atıkları, lastik fabrikaları, tropikal ormanlardaki erozyonlar nedeniyle kopan ağaçlar nehirdeki hayâta zarar veriyor. Filipinler’de Pasig nehrindeki kirliliğin %60- 70’i evlerden gelen atıklar yüzünden meydana geliyor. Ancak binlerce insan, bu nehri yalnızca banyo yapmak ve çamaşır yıkamak için değil, içme suyunu temin için de da kullanıyor. Çin, atıklarının sâdece %2’sini iyileştirebiliyor. Çin’deki 78 nehirden 54 tânesinin ciddî olarak tehlikede olduğu açıklandı. Ayrıca Çin’deki 44 büyük şehirden 41’i kirli su kullanıyor.
Kirlilik, sâdece yüzey sularını değil, yer altı su kaynaklarını da etkiliyor. Yenilenmesi ve kendini temizleyebilmesi çok uzun zaman aldığından, yer altı suyunu temizlemek yüzeydeki akarsu ya da gölleri yâhut denizleri temizlemekten çok daha mâliyetli ve zor olabilmektedir. Ayrıca yer altı suyu kullanımı, pek çok ülkede temel su kaynağı konumundadır.
Meselâ Amerika’daki insanların yarısı içme suyu olarak yer altı sularını kullanmaktadır. Bu hayâtî kaynaklar birçok bölgede zehirlenme tehdîdi altındadır. Bâzı bölgelerde endüstri atıkları, evsel ve tarımsal atıklar, bu suları kullanılamaz hâle getirmekte. Onlarca yıl boyunca kirliliğin yer altı sularına geçmediği farz ediliyordu. Çünkü toprağın kimyâsal atıkları tuttuğu ve suya geçirmediği düşünülüyordu. Teknoloji Ofisi, septik tanklardan, lağım çukurlarından, tarım alanlarından her gün yaklaşık 4,5 trilyon lt kirli suyun yer altına boşaltıldığı bilgisini veriyor. EPA, yer altı sularına giden sızıntıları önlemek için çift duvarlı ya da beton kemerler içine yerleştirilmiş yeni depolara ihtiyaç duyuyor. Amerika’da her yıl 38 milyar ton kimyasal atık, yakma ya da başka yöntemlerle yok edilmek isteniyor, meselâ alternatif bir çözüm olarak atıklar derin kuyulara pompalanıyor. Bu yöntem de hâliyle yer altı sularını tehdit ediyor.
EPA, tehlikeli atıkların %58’inin bu türden kuyulara pompalandığını tahmin ediyor. Bu işlem için ne izin isteniyor ne de işin bir sınırı var. Üstelik, bu kuyuların yer altı sularıyla bir bağlantısı olup olmadığı bile tam olarak bilinemiyor. Şu anda 300 kadar kuyu kullanımda ve bu zamâna kadar milyarlarca ton atık buralara boşaltıldı. Birçok kuyu, atıkların yer altı sularına karışmasını engellemek için gerekli kaplamaya sâhip değil.
Kıyı bölgeleri, büyük nehir ağızları ve büyük şehir kıyıları da kirlilikten etkileniyor. Yüksek düzeyde toksik atıklar ve ağır metaller, sudaki üretici organizmaların ölümüne neden oluyor. Bu kirliliğin en büyük nedenleri arasında tarımsal atıklar ve şehirden gelen atıklar bulunmakta. Tarlalardan gelen atıklar yağ, metal, tuz, lastik gibi maddelerle birleşiyor ve bunlar da nehirler vâsıtasıyla denizlere taşınıyor. Endüstri atıkları ve belediyeye âit atıklar da okyanus kirliliğine neden olmakta. Her yıl İngiltere 10 milyon ton, Amerika 7 milyon ton (cıva, kadmiyum gibi) ağır metallerle karışmış endüstri atığını okyanusa boşaltıyor. Bu atıklar, okyanusun dibini kaplıyor, böylece sudaki organizmalar ölüyor, besin zinciri bozuluyor. Balıkçılar Atlantik kıyılarında midyelerin hızlı artışına dikkat çekmekte.2
BM Çevre Programı’nın 2002 yılında yayımladığı raporda, dünyâda bulunan ve kullanılabilir durumdaki su kaynaklarının yaklaşık %50’sinin kirletilmiş durumda olduğu belirtilmekte. Her gün, içinde suya yabancı kimyâsallar bulunan 2 milyon ton atık su, su kaynaklarına boşaltılıyor. Uzmanlar, 1 lt atık suyun 8 lt tatlı suyu kullanılamaz hâle getirdiğine, atık su tasfiyesinin önemine dikkat çekiyorlar. Yine BM verilerine göre, sanâyileşmekte olan ülkelerde endüstriyel atık suların %70’i, su kaynaklarına hiçbir arıtma işlemine tâbi tutulmadan dökülmekte. Yine 1991 ile 2000 yılları arasında 665 bin’den fazla kişi, su kirliliğinden kaynaklanan hastalıklara yakalandı.
Bütün bu sorunlara su endüstrisinin verdiği cevap ise hiç de şaşırtıcı değil: daha büyük, daha karmaşık, daha gelişmiş ve daha pahalı teknolojilere dayalı arıtma cihazları/sistemleri. Oysa sorunun temel kaynağı, atık çamuru denen şeyin evsel atıklarla, sanâyi atıklarıyla beslenip ürkütücü bir yığına dönüşmesidir. Sorunu çözmek için bu denli karmaşık ve pahalı teknik çözümler üretmek yerine, atıkları birbiri ile karıştırmamak en mantıklı çözüm. Ancak bu yapılamadığından, atıkları temizlemek için tonlarca su kullanılıyor. Dahası bu sorunları çözmek için kullanılan arıtma sistemlerini çalıştırmada kullanılan elektriği üretmek için bile yine tonlarca su harcanmakta. Jean Robert, sorunu çözmek için mevcut atık uzaklaştırma ve arıtma tesislerinin kapasitesinin arttırıldığına, bunun da atık çamuru miktârının dört katına çıkartılması anlamına geldiğine dikkat çekiyor. Bu zehirli çamurun yol açacağı riskler ise apayrı bir sorun zinciridir. Ancak ne olursa olsun, su kirlenmesi denen olgu, suyu hem ekonomik hem fizikî anlamda kıtlaştırmaktadır ve bunun en büyük sorumlusu da Batı tipi sosyoekonomik gelişmedir. Modern su stratejisinin yarattığı bir diğer sorun ise suyun bir siyâsî gerginlik konusu hâline gelmesi/ getirilmesidir.