I. İbn Haldunizm ve Köy – Kent Diyalektiği
II. İbn Haldun İle Fârâbî'nin Karşılaştırılması
İlim anlayışları bakımından İbn Haldun ile Fârâbî arasında işâret edilmesi gereken ilk fark, İbn Haldun’un ilm-i umran, Fârâbî’nin siyâset-i medeniyye kavramı etrâfında felsefe yapmalarıdır. İbn Haldun, umran ilminin daha önce kurulmadığını söyler: “Yemin ederim ki insanlardan herhangi birinin bu sâhada söz söylediğine vâkıf olmuş değilim (İbn Haldun, 1988: 260).” Müellif, aynı paragrafta, “Bu ilim, ‘siyâset-i medeniyye’ ilmî (politics) de değildir. Çünkü medenî siyâset, ahlâk ve hikmetin gereğine göre ya tedbîr-i menzil veya tedbîr-i medîne’dir; yâni ya âile idâresi veya devlet idâresidir (İbn Haldun, 1988: 260).” diyerek kendisini Fârâbî’nin bağlı olduğu ekolden bağdaşmaz şekilde ayırır. Bu ayırımın önemi şudur: Fârâbî’de şehir, bir gücün, askerî istîlânın netîcesi olarak ortaya çıkmaz. Siyâset-i medeniyye’nin alt kavramı olan tedbîrü’l-mütevahhid, yâni şahsiyetini gerçekleştirmiş kişi, ev-âile kurar. Nikâhla hayat bulan ev’in yönetilmesi problemi tedbîrü’l-menzil kavramıyla ifâde edilir. Tedbîrü’l-menzil, yâni âile-hâne yönetimleri birleşerek mahalle veya köy inşâ eder. Mahalle / köylerin başka mahalle / köylerle organik ilişkileri, şehir = medîne inşâ etmektedir. Bu toplumsallığa da tedbîrü’l-müdün denir. Şehirlerin birleşmesi devletin teşkîline yol açar. Fârâbî’de mensuplarının saâdet için yardımlaştıkları şehir, fâzıl şehirdir (Fârâbî, 1990: 80). İbn Haldun ise şehir oluşumunu devletin varlığına bağlamakta ve güç kullanımını zarûrî görmektedir. Ahmet Arslan, bu konuyu şöyle îzah eder: “İbn Haldun’un devletinin özelliği (…) çıplak bir ‘güç devleti’ (power – state) olmasıdır. Bu ne Rousseau’nun insanların bir araya gelerek serbest irâdeleriyle oluşturdukları ‘toplumsal bir sözleşme’ye dayalı devletidir ne de bugün örneklerini her yanda gördüğümüz ‘anayasal’ bir devlettir. Bu devlette kudretin kaynağı, kuvvettir (…) İbn Haldun, şehir umrânını ve onda ortaya çıkan her şeyi devletin bir eseri olarak görmek eğilimindedir.” (Arslan, 1997: 134)
İlimlerin tasnîfi bakımından Fârâbî ilimleri beş kısma böler: 1) Dil ilmi, 2) Mantık ilmi, 3) Tâlimî ilimler, 4) İlâhiyat, 5) Medenî ilimler. Sonra bu ilimleri de alt ilimlere bölmektedir. Fârâbî’nin ikinci ilim tasnîfi ise şöyledir: 1) Nazarî ilimler. Bunlar üçtür: a) Tâlimî ilimler (riyâziye), b) Tabiî ilimler, c) İlâhiyat; 2) Amelî ve felsefî ilimler. Bunlar ikidir: a) Ahlâk, b) Felsefî siyâset ilmi veya siyâset ilmi (Ateş, 1986: 47). İbn Haldun, Fârâbî’nin ilimler tasnîfini kabul etmez. Muhammet İrğat’a göre, İbn Haldun, kelâm ilminde usûlü’d-dînin, felsefede mantığın, fıkıh ilminde usûlü’l-fıkhın kullanıldığını bildiğinden, târih ilminde de kendine has bir metodoloji gerektiğini düşünmüştür. Bu nedenle târihi, ona has bir metodoloji üzerine, umrâna dayalı bir bilim olarak yeniden inşâ etmeye karar vermiştir.
Mesken, meslekler, bedevîlik açısından Fârâbî ile İbn Haldun arasında toplumun yapısı bakımından da temel bir fark vardır. Fârâbî, toplumun en küçük birimini ev (menzil) saymaktadır. Menzilden küçük toplumsallık ise kulübedir. Fârâbî’de sırasıyla kulübe, ev / menzil, sokak, mahalle / köy eksik toplum sayılır. İkinci grup toplumsallıklar ise kâmil toplumlardır. Bunlar da küçük (şehir), orta (millet), büyük (mâmûre) olarak tasnif edilir. İbn Haldun’da ise hadârîleşen toplumların eşyaları ve ihtiyaçları değişmiştir. “İlk Emevî halîfeleri döneminde Araplar, yünden ve deve tüyünden yapılmış çadır evlerde otururlardı (…) Daha sonraları Arap hânedanlığı hadârîliğin ve debdebenin türlü türlü yollarını tuttular, çölden gelerek kasaba ve şehirlere yerleştiler. Çadırda ikâmet etme hâlinden sarayda ikâmet etme hâline geçtiler, devenin üzerinden inerek atın sırtına binme durumuna geçtiler. İşte o zaman seferlerde ketenden dokunmuş kumaşlardan çadır ve otağlar yaptılar. Geniş dâire, kare ve dikdörtgen biçiminde olması bakımından çadırların şekilleri muhtelif ve emsâli (parçaların nispetleri ölçülü) idi. Yapılması mümkün olan toplantı ve tantanaların en büyüklerini bu çadırlarda icrâ ederlerdi (…) Gitgide hânedanlık refah ve sarayda yaşama yoluna girince (seferlerde büyük) çadırlar ve otağlar kullanma hâline döndüler, bu hususta istediklerinin de üstünde bir seviyeye ulaştılar. Bu (büyük çadırlar ve otağlar) fevkâlade büyük bir refahtır (İbn Haldun, 1988: 676-677).”
Mesken İbn Haldun ile Fârâbî arasında ‘mesken’in tanımı bakımından oldukça büyük fark vardır. İbn Haldun, mesken anlayışını bedâvet–hadâret teorisinden hareketle belirlemekte ve meslekleri de aynı yaklaşımla kategorize etmektedir. Fârâbî, ‘mesken’ meselesini tedbîrü’l-menzil kavramının sâhası içinde ele alır. Ancak yukarıda işâret ettiğimiz üzere İbn Haldun, kendi ilimler tasnîfi nedeniyle tedbîrü’l-menzil kavramına dayanmamaktadır. Fârâbî, menzil kavramını hem ev (mesken) hem de âile sistemi anlamında ele almaktadır. Bu hâliyle mesken yerin altında veya üstünde, tahta/kıl/yün/ çamur/taş olabilir (Fârâbî, 2005: 61-62). İbn Haldun, buna îtiraz ederek bedevîlerle hadârîlerin meskenlerini birbirinden ayıran bir tasnif yapar: “Bedeviler (…) kıldan, deve tüyünden veya ağaçtan veyâhut çamur ve topraktan veyâhut da taştan iyi ve muntazam olmayan evler edinirler. Maksat sâdece gölgelenmek ve barınmaktır.” der (İbn Haldun, 1988: 417).
Bedevî-Göçebe Fârâbî’nin mesken / menzil anlayışı bedevîliğin tanımlanması bakımından onu İbn Haldun’un görüşlerinden farklı bir mecrâya tutunmasını gerektirmiştir. İbn Haldun için bedevî, tarım ve hayvancılıkla uğraşan ve ihtiyaçları geçim tutmak ile sınırlanabilecek asabiyet toplumlarından ibârettir. İbn Haldun’a göre “Bedevîler (geçimlerini şehir hâricinde ve arâzide sağlayan köylü ve göçebeler) çiftçilik yapmak ve hayvan beslemek sûretiyle tabiî olan bir geçim yolunu tutmuşlardır. Bunlar gıda, giyecek, mesken vesâir hâl ve âdetler îtibâriyle zarûrî geçim maddeleriyle yetinmektedirler (İbn Haldun, 1988: 418).” İbn Haldun’un bu yaklaşımı, Orta Asya’da demir işleyen ama aynı zamanda hayvan / davar ve at yetiştiren kavimleri îzah etmemektedir. Sencer Divitçioğlu’na göre, Orta Asya’da Türk ordusunda, ortalama bire üç asker/at oranı kabul edilerek, savaşan at miktârının 1.200.000 dolayında olduğu söylenebilir (Divitçioğlu, 2016: 224). Söz konusu at sayısının zarûrî kıldığı bir demir ihtiyâcı olduğu açıktır. En basitinden at nalının eskime ömrünün de değerlendirilmesine bağlı olarak belli periyotlarda yenilenmek kaydıyla 1,2 milyon at için 4,8 milyon at nalı gerekeceği ortadadır. Ayrıca Orta Asya’da yapılan kazı çalışmalarında (ör: Pazırık kazısı) MÖ 4000 yıllarına âit mezarlarda çok miktarda at cesedi, at zırhı, at arabası, halı, at koşum takımları bulunmuştur. Dolayısıyla İbn Haldun’un Kuzey Afrika bedevîliği ile Endülüs – Avrupa hadârîliği teorisi, Orta Asya kavimlerinin sosyal düzenini îzah etmemektedir. Orta Asya’da Çin ile Avrupa arasında ticârî anlamda aracılık yapan Türk soylu kavimlerin Çin’den ipek alıp Avrupa’ya sattığı ve karşılığında altın aldığı da kayıtlarda yer almaktadır. Bilindiği üzere Marko Polo, 1271 ve 1295 yılları arasında söz konusu ipeğin ve diğer Doğu servetlerinin sırrını öğrenmek için Avrupa’dan Asya’ya seyahat etmiştir. Türk düşüncesi, bu târihsel gerçeği ihmal ederek İbn Haldun’un bedevî-göçebe tasavvuruna uygun olarak köylerin kentlere akmasını ‘medeniyet’ olarak telakki etmekte ve tanımlamaktadır.
Mülkün elde edilmesi bakımından İbn Haldun, bedâvetten hadârete geçişi hem zarûrî görür hem de bunun zor-güç kullanılarak elde edilmesini teorileştirir. Oysa Fârâbî’nin temel kavramı ‘fazîlet’tir. İbn Haldun’da asabiyetin amacı, diğer asabiyetleri bertaraf etmek ve mülkü elde etmektir. Fârâbî, asabiyetten hareket etmemekte, âile-menzilden hareket etmektedir. Menzil fikri, saâdet için yardımlaşan bir toplumu amaçlar. Şehir, fazîletle kurulur (Fârâbî); şehir istîlâ, gasp, saldırıyla kurulur (İbn Haldun). İki düşünür arasında toplumsal gâye bakımından da fark vardır. Toplum saâdeti aramalıdır (Fârâbî), toplum mülk-devleti aramalıdır (İbn Haldun).
Şehir insanı bakımından İbn Haldun’da şehir insanı ahlâken bozulmuş bir varlıktır. Cesur değildir. Şehir bir süre sonra konfor ve zenginlik sebebiyle fısk ve kepâzelik nevinden olan şeyleri hısım, akraba ve mahremleri arasında dahi yapmaktan çekinmez kişilerden oluşur. Fârâbî ise şehrin bozulmasını bâzı ârazların varlığıyla ilişkilendirir. Fârâbî’de erdemli şehir mümkündür. İbn Haldun’da devletin kurulması, bedâvetin hadârîleşmesi bir çöküşü imler. Diğer taraftan İbn Haldun, aslında bir şehir teorisyeni değil, devlet teorisyenidir. Bu nedenle teklifleri daha çok devlet başkanının (hatta imparatorların) merkezî otoritesini tahkim etmesini sağlamaya yöneliktir. Fârâbî ise şehir teorisyenidir ve yerel yönetimlerin, site devletlerinin filozofudur.
Son Söz
KAYNAKÇA
Ahmet Arslan, İbn Haldun, Vadi Yayınları, 1997.
Ahmet Ateş, Giriş: Hayatı Eserleri ve Felsefesi, Farabi – İlimlerin Sayımı kitabının içinde, MEB Yayınları, 1986.
Sencer Divitçioğlu, Orta Asya İmparatorluğu, Alfa Yayınları, 2016.
Fârâbî, el-Medînetü’l Fâzıla, MEB Yayınları, 1990.
Fârâbî, Fusûlü’l Medenî-Tenbîh Alâ Sebîli’s-Sa’âde Fârâbî’nin İki Eseri, haz. Hanifi Özcan, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2005.
Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, “Türkiye’de İbn Haldunizm”, 60. Doğum Yılı Münasebetiyle Fuad Köprülü Armağanı, TTK Yayınları, 2010.
Ümit Hassan, İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi, Sevinç Matbaası, 1982.
İbn Haldun; Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, c. 1, Dergâh Yayınları, 1988.
İbn Haldun; Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, c. 2, Dergâh Yayınları, 1991.
Muhammet İrğat, Tarihselcilik Düşüncesi Bakımından İbn Haldun, Hiper Yayın, 2017.
Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, 1998.
Mevlut Uyanık-Aygün Akyol, Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak Projesinin Hareket Noktası Olarak Fârâbî ve İhsâu’l-Ulûm Adlı Eseri, İlimlerin Sayımı kitabının içinde, Elis Yayınları, 2017