Sebebi ne olursa olsun, mânâsı bilinsin veya bilinmesin, Türk damgaları “damga, im” adları altında Anadolu’da şu yerlerde kullanılmaktadır:
Bugüne kadar bulunan kurganlardan, mezar taşlarından, yazılı taş, kaya ve sütunlardan elde ettiğimiz bilgilere göre, Türkler “ongun” olarak pek çok hayvanı tanıyorlar, bunları kutsal addedip hem avlamıyorlar hem de etlerini yemiyorlardı. Şamanlık devrinde Türklerin bu hayvanlara tapındıkları da bilinmektedir. Müslümanlığın Türkler tarafından kabul edildiği yıllarda bile, henüz İslâm’la karşılaşmamış olan Ural bölgesindeki Başkurt Türkleri, sayısı 12 olan (kış, yaz, yağmur, ağaç, yel, at, su, gece, gündüz, ölüm, toprak, gök) gibi tabiat tanrılarına tapıyorlardı. Başkurtların yılanlara, balıklara ve turnalara da taptığı bilinmektedir.
Yine kurganlardan elde edilen at koşumları, eyerler, tokalar, aynalar, maşrapalar gibi maddî unsurların üzerlerine çizilmiş resimlerden göçebe Türk sanatkârlarının gâyet güzel ve aslına uygun şekilde hayvan resimleri çizdiklerini öğrenmekteyiz. Daha sonraki buluntularda bu resimlerin birer piktogram (basitleştirilmiş resim) hâline geldikleri de bilinmektedir. Özellikle şaman elbiseleri ve davulları üzerine çizilen bu piktogramlara daha başka maddî kültür unsurları üzerinde de rastlamaktayız. Türk damgalarında en çok kullanılan ongunlar kutsal bilinen hayvanlardır. Bunların dışında kılıç, ay-güneş ve yıldızlar ile hayat ağacı motifleri de birer damga olarak karşımıza çıkmaktadır. Orta Asya’daki göçebe Türk boylarının kullandıkları bu damgaların Anadolu’da stilize edilmiş şekilleriyle görülmeleri târihî, etnolojik ve folklorik açıdan büyük önem taşımaktadır. Bu ongunlar şöyledir: boğa, geyik, dağ keçisi, koç-koyun, kurt, kuş ve at.
Bütün göçebe kavimlerde olduğu gibi, Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler için de at, en değerli hayvanlardan birisi ve belki de en önemlisiydi. Tarihî kayıtlara göre, Türk boylarında ak donlu at göğe kurban edilirdi. Koyun ve koç ise toprağa gömülürdü. Bu, belki de toprağa verilen bir kurbandı. Kök Türklere âit atalar tapınağındaki kurban çukurunda at, koyun ve kuş kemikleri bulunmuştur. Kök Türk devrinden daha eski olabileceği sanılan Sibirya’daki kurban taşlarının üzerinde at ve geyik resimleriyle kan akıtmak için kullanılan oluklar bulunmuştur.
Kök Türklerde at ile berâber insan kurban edildiği hakkında Bizans elçisi Valentin’in, İstemi Kağan’ın yuğunu (cenâze merâsimini) anlatırken yaptığı şu tasvir dikkate değer: “Mâtem günlerinden birinde, dört tâne bağlı Hun getirdiler… (Kağanın) babasının atları ile birlikte bunları ortaya koydular… (öbür dünyaya) gidip, (Kağanın) babasının mâiyetine girmelerini emrettiler. (K. Dieterich, Byzantinische Quellen zur Laender Völkerkunde, Leipzig, 1912.)” Bu konudaki çalışmalarıyla yakından tanıdığımız Dr. Emel Esin, bu kayıt hakkında, “Kök-Türklerde, insan kurban edildiği hakkında tek rivâyet…” demekte ve “Başka nâdir rivâyetler şüpheli mâhiyettedir ve esâsen de ölüm ile bitmemektedir.” diye ilâve etmektedir.
Atların damga basılan yerleri şöyledir:
Türklerde kökü çok eskiye dayanan at yetiştirme geleneği yıllar yılı Anadolu’da devam etmiş, Osmanlı ordusundan sonra Türkiye Cumhûriyeti ordusunda da süvâri birlikleri kurularak Kurtuluş Savaşı’nda öteki birliklerin yanında yer almışlardır.
Askerî birliklerin dışında, Anadolu’nun pek çok yöresinde, cirit oyunu için kıvrak ve hareketli atlar beslenirdi. Her yıl an’anevî olarak yapılan cirit oyunlarına pek çok köy, kasaba ve il merkezlerinden yarışmacılar katılırdı. Cirit atları sırf bu yarışma için yetiştirilir, bunun dışında herhangi bir iş için kullanılmazdı. Anadolu’nun pek çok yöresinde cirit (diğer bir adıyla “değnek”) oyunlarının oynandığı günlerde, devlet veya şahısların haralarında cins atlar yetiştirilir, eski bir Türk geleneği olarak da bu atların sağrılarına, atalardan kalma damgalar basılırdı. Rıza Nur tarafından Sinop yöresinde tespit edilerek yayımlanan “Tamga ou Tag Marque au Fer Chaul a Sinope” adlı makâlede bu konuya temas edilerek damgalardan örnekler verilmiştir (Journal Asiatique, c. 212, Paris 1928, s. 1-48-151).
Türkçesi “Sinop At Damgaları” adıyla Konya Mecmûası’nda yayımlanan (yıl: 5, sayı: 36, 1941, s. 13-17) bu yazıdan sonra, at damgaları meselesine temas eden Şükrü Elçin, Türk Etnografya Dergisi’nin 6. sayısında “At Damgaları” adlı kısa bir yazı yayımlamıştır. Elçin, bu yazısında, pek çoğu birbirine benzeyen Doğu Anadolu at damgalarından örnekler vermiştir.
Şimdi pek çok geleneğimiz gibi at besleyiciliği de artık târih sayfalarına gömülmek üzere olduğu için, Rıza Nur ve Şükrü Elçin’in tespit ettiği at damgalarını belirtilen yörelerde arayıp bulmak imkânsız gibidir. Gerek ekonomik sebepler gerek at gibi özel bakım isteyen asil bir hayvanı besleyip büyütecek yerlerin gittikçe azalmasından dolayı, atla birlikte damgalar da kaybolmuştur.