

GÖÇEBENİN GÜCÜ
Toynbee’nin ifâdesiyle, “Göçebenin hayâtı, hiç şüphesiz insan mahâretinin bir zaferidir.” Çünkü yeme, içme, giyinme gibi temel ihtiyaçların karşılanmasında hayvanlar, göçebe toplumun en önemli kaynağı ve göçebelerin en değerli varlığıydı. Bu hayvanların bir kısmını avlıyor bir kısmını ise ehlîleştiriyorlardı. Bu noktada göçebe hayâtında, yabanî hayvanları ehlîleştirmek bitkilerin ehlîleştirilmesinden daha üstün bir sanat olarak karşımıza çıkar. Üstelik avcı ve toplayıcılar bir yana, çiftçiler bile ham mahsûlü doğrudan doğruya elde ederlerken, göçebeler hayvanları ehlîleştirdikten sonra onları besler, yetiştirir ve sonuçta et, süt, yapağı vb ürünler elde ederler. Diğer bir ifâdeyle göçebe ekonomisi, bütünüyle kendi kendine yetme üzerine kuruludur. Bu yaşam biçimi, arkeolojik kanıtlardan da anlaşıldığı gibi, mâdencilik ve metal işçiliğinin gelişimine de mâni olmamıştır.

TABİÎ SÜRAT ÇAĞINI BAŞLATAN TÜRKLER
Andronovo kültürü çekirdeği etrâfında geliştiği anlaşılan bozkır kültürünün Altay yaylalarında Proto-Türkler tarafından ortaya konduğu husûsu, W. Schmidt, O. Menghin, W. Koppers, F. Flor gibi tanınmış kültür târihçileri tarafından ileri sürülmüştür. Menghin “atı ehlîleştirmek ve umûmiyetle hayvan yetiştirmek gibi medeniyet târihindeki çok mühim bir safhanın Türklerin ataları ile yakından ilgili bulunduğunu” söyler. Bozkır bölgesinde üç kültür devresi (kemik kültürü, hayvan besleme kültürü, at yetiştirme kültürü) tespit eden Menghin’e göre, son merhale olarak merkezinde atın yer aldığı “savaşçı çobanlar” (Hirtenkrieger) kültürü doğmuştur ki bu, bozkırlar sâhası kültürlerinde, bilhassa Proto-Türkler için karakteristik olan en yüksek dereceyi gösterir. Koppers’e göre, “Atın ehlîleştirilmesi ve atlı-çoban kültürünün ortaya konması ilk Türklere bağlanabilir. İnsanlık târihinde ulaşılan bu başarı, kavimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde fevkalâde neticeler doğurmuştur: Târihî bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esâsı için gerekli şartlar ancak bu sâyede belirebilmiştir.”
Atın binek hayvanı olarak kullanılmasını dünya târihinde pek mühim ve tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür merhalesi olarak belirten F. Flor’a göre, hayvan terbiyesinde önce ren geyiği Samoyedler ve sonra at Türklerin ataları tarafından ehlîleştirilerek insanlığın hizmetine sokulmuştur. W. Schmidt de araştırmalarında aynı netîceye varmıştır: “Orta Asya’da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayâtından hayvanları ehlîleştirmeğe geçen ilk kavim Türkler olmuştur. At, Türkler tarafından ehlîleştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedir.” Moğollarda daha sonra yer alan atın, Ön-Asya ve İndo-Germen kavimleri kültür târihinde de mühim bir yeri olmadığı bilinir.

BASKIN VE ÜZENGİ
Türklerde savaş ve savaşçılık mefhumlarından bahsederken üzerinde durulması gereken diğer bir husus da strateji ve taktiktir. Türklerin târih boyunca zaman ve mekâna, imkân ve şartlara bağlı olarak farklı askerî strateji ve taktikler uyguladıkları şüphesizdir. Ancak bunlar içinde en meşhûru, sürate ve uzaktan savaş esâsına dayanan, klasik Türk savaş taktiği olarak değerlendirilen “baskın” veya “kısa muhârebe yöntemi”dir Türk silâhlarının teknik özellikleri ve formlarıyla ilişkili olan bu taktik, süvârilerin serî hareket kâbiliyetine ve ok atma mahâretine dayanır. İskit ve Hun çağından îtibâren doğuda ve batıda hüküm süren bütün Türk devletlerinde baskın savaş tekniği olarak uygulanmıştır. Atlar hareket hâlinde ok ve mızrak kullanabilen binicileri sâyesinde, geniş bozkırlarda süratli, güçlü ve vazgeçilmez bir savaş makinesine dönüşmüştür. Bunda bâzı yazarlarca Türkler tarafından îcat edilip Avrupa’ya ilk defa Avarlar tarafından getirildiği ileri sürülen üzengi ve gem gibi teknolojik öğelerin rolü büyüktür. Hatta bâzı yazarlara göre üzenginin îcâdı, insanlık târihinin en önemli gelişmelerinden biridir. Zîra üzengi, süvârilerin harp meydanlarındaki etkinliğini artırmış ve bu güçten faydalanmak isteyen hükümdarlar, atlı göçebe kavimleri orduda istihdam etmeye başlamışlardır.“Orta Asya göçebesini, dünyânın en iyi askeri” olarak nitelendiren Jean-Paul Roux, Türk savaş taktiğinin esâsını oluşturan manevra ve sürat kâbiliyeti hakkında şunları söylemektedir: “Asya göçebeleri … en iyi süvârilere sâhip oldukları gibi en çok atlı süvâri de göçebe ordularında bulunur ve en iyi silâhlara sâhiptirler. Görülmedik bir güce sâhip olup su içmeden, yemek yemeden ya da uzun süre uyumadan pekâlâ yaşayabilirler. Şeflerini benimsediklerinde disiplinli ve uyumludurlar. Her zaman baskın çıkarlar; çünkü nereye ne zaman saldıracaklarına hep onlar karar verir. Yalnızca yerlerini bildiğinizde onlara saldırabilirsiniz, yine de her an ortadan kaybolabilirler.”
Jean-Paul Roux’ya göre “göçebelerin tehlikede olduğu anlar, savaş ganîmetleriyle yola koyuldukları zamanlardır. Hareketlerinin esnekliği ve hızlılığından kazandıkları avantajları bu durumda yok olur. Kervanlar yavaşlar. Geri çekilirken arkalarında onları durdurabilecek hiçbir güç bırakmadıkları doğrudur. Ama eğer bu kadar ağır bir biçimde cezâlandırıldıktan sonra bile kendinde hâlâ bir şeyler yapma ve onların kervanlarını yakalama enerjisini bulan birileri olursa arabalarını dâire biçimine getirip saldırılara bu şekilde karşı koymaktan ve siperlerinin sağlamlığına güvenmekten başka çâreleri kalmaz. Sonra gece indiğinde, karanlıktan faydalanarak tekrar yola koyulurlar.”
363-365 yılları arasında Kafkasya üzerinden Ermenistan’a giren ve oradan Mezopotamya’ya kadar ilerleyerek Urfa’yı kuşatan Hunlar hakkında ilk defa mâlûmat veren Süryânî St. Efraim’e göre Hun Türkleri, “fırtınalar gibi hareket eden atlılar”dır. Marcellinus’un Hunlar hakkında verdiği bilgilerde de Türk savaş taktiği şu şekilde ifâde edilmektedir: “…Kışkırtıldıklarında, hemen hemen her zamanda savaşırlar ve muhârebelerin içine girerek kama şekilli cisimleri kullanırlar. Bir yandan da vahşî çığlık atarlar. Hızlı ve ânî hareketler için teçhiz edildiklerinden, ânîden amaca uygun olarak çizgi hâlinde dizilirler ve saldırırlar. O kadar hızlılardır ki düşman kamplarını yağma etmek için siperlere saldırırlarken asla görünmezler. Onlar belirli bir mesâfeden keskin, sivri uçlu, bronz veya demirden mızraklarla savaşırlar. Bunları hedefe fırlatmakta müthiş hünerlidirler. Mızrakları attıktan sonra dört nala giderler ve hayatlarını hiçe sayarak kılıçlarla göğüs göğüse savaşırlar. Düşmanlar süvâri kılıcı ile yaralanmaktan korunurlarken hasımlarının üzerine kıvrılmış ipler atarlar ve düşmanı yakalayarak el ve ayaklarına zincirler vururlar.”
Nitekim bu dönemlere âit kaynaklarda, “rüzgâr kadar süratli” Türk atları ve bu atlar üzerinde dört bir tarafa ok atabilen Türk savaşçılarından bahseden birçok kayıt bulunmaktadır. Bunlar içerisinde sâdece el-Fezâilü’l-Etrak isimli eserinde Türklerin fazîletlerinden bahseden el-Câhiz’in, “Türk’ün ömrünü saysan, at üstünde geçirdiği zaman yaya geçirdiği zamandan daha fazladır.” ifâdesi, Mübarekşâh’ın, “Atın üzerindeki Türk değilse yüktür.” ve Kaşgarlı Mahmud’un, “Kuş kanatın, er atın.” meselleri bile atın Türk târihi ve kültür dünyâsındaki yerini göstermeye kâfîdir.