Anadolu atlarının küçüklük ve dayanıklılık niteliğinin yüzyıllar öncesinden geldiği anlaşılıyor: “Bunlar küçük fakat güzel ve ateşli hayvanlar. Soğuk memleketlerdeki atlar kadar kuvvetli değiller. Şiddetli olmaları uysallıklarına mâni olmuyor. Koşarken ayaklarını gâyet hafif ve sağlam basıyorlar. Dünyânın hiçbir şeyine değişemeyeceğim beyaz bir atım var. Onu çok seviyorum. O kadar mahâretle şahlanışı var ki ona binmek için çok cesur olmak gerekiyor. Fakat inanın, ömrümde bu kadar sâdık hayvan görmedim.” [1717, Montagu ty: 70) Fakat XVI. yüzyıldan îtibâren Osmanlı devleti ve Anadolu halkının Arap atlarına düşkünlük gösterdiği ve Anadolu atının melezlenme sonucu oluştuğu da bir gerçektir.
Anadolu atı açlığa susuzluğa dayanıklı, uzun yola ve ağır yüke alışkın bir tiptir. Baş orta büyüklükte, kulaklar orta uzunlukta, boyun kuvvetli ve orta uzunlukta, yukarıdan bağlantılı, cidago belirgin ve orta uzunlukta, omuzlar düşük, orta uzunluktadır. Bel kısadır. Göğüs nispeten geniş, derin ve uzundur. Böğürler kapalı, sağrı biraz kısa, hafif düşük ve kaslı; karın yuvarlak ve genellikle sarkık; bacaklar kuvvetli, incikler kısa, bilekler orta uzunlukta ve yerle 45 derecelik bir açı yapar. Kır ve doru don çoğunlukla görülür. Anadolu yerli tipi atlarda don dağılımı şu şekildedir: kır (%45), doru (%38), al (%14), yağız (%2.9). Yüzde 1’den daha azı ise kula ya da izabeldir. Eskiden yetiştiriciler atların donları ile verim kâbiliyetleri arasında doğrudan ilişki kurarlardı. Buna göre alaca dondaki atların verimlerinin az olduğu, özellikle doruların dayanıklılık ve veriminin yüksek olduğu kabul edilmiş ve Anadolu atlarının don yüzdeleri îtibâriyle yüksek verim ve dayanıklılığa sâhip olduğu söylenmişti. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalarla don ile verim kâbiliyeti arasında ilişki olmadığı anlaşılmıştır. Anadolu yerli tipinin mukâvemet gücünü doğal seleksiyon ve adaptasyona bağlamak yerinde görülmektedir. Anadolu hayvanları eskiden son derece sert bir doğal seleksiyon etkisi altında bulunmuşlardır. İklim şartları, yetersiz beslenme ve kötü bakım sonucu daha küçükken dayanıksız olanlar ölür.
Anadolu yerli tipi içinde ilk bakışta Arap atı etkisi uyandıran bir tip daha vardır ki bunu birçok yazar “Arap tesîri altında kalmış yerli tip” gibi uzun ifâdelerle tanımlamışlardır. Aslında Anadolu yerli atı, az ya da çok, Arap atının izlerini taşır. Tartışmalı bir konu olarak köken birliği ya da yakınlığını bir yana bıraksak bile coğrâfî yakınlık, Arap atının yetişme ve yayılma sahâsının eskiden Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde yer alması, cumhûriyet döneminde aygır depoları vâsıtasıyla halkın elindeki yerli kısrakların Arap aygırlarıyla ıslâh edilmesi sonucu yerli tip her zaman Arap etkisi altındaydı. Üstelik Arap kanı her zaman ıslâh edici olarak kullanılmış, bütün ırklar üzerinde olumlu etki bırakmıştır. Bu durumda Arap atı benzerliği çok fazla olan yerli atlarımıza “Arap tesîri altında kalmış tip” vb demekten başka yol görünmüyor.
Anadolu yerli at tipinin en büyük kaybı I. Dünya Savaşı sırasında olmuştur. Büyük savaş esnâsında ordu hizmetine yarayacak nitelikteki atlar askere alınmış, bilhassa en iri, en sağlam numûneler seçilmiştir. Damızlık aygır ve kısraklar da korunmadığından, o zamâna kadar ıslâh edilmiş diğer ırklarla berâber çok büyük bir kayba uğramıştır (Aral, 1974: 88).
At yetiştiriciliğinde büyük bir isim yapan 1600-1700 m yükseklikteki Uzunyayla, Kayseri’ye bağlı Pınarbaşı ilçesinin sınırlan içinde yer alır. Arâzi dalgalı ve birbirine paralel dikey düzlüklerle vâdîlerden oluşur. Bu yaylada birçok su varsa da en önemlisi Zamantı ırmağıdır. Birçok yerlerinde bataklıklar olmakla birlikte, ırmağın iki yanında en kurak mevsimde bile tâze, yüksek ve bol otlarla örtülü geniş meralar vardır. Arâzinin kireçli ve mâdenî maddeler yönünden zengin bir bitki örtüsüne sâhip olması, Uzunyayla’da yetişen atların kuvvetli kemik yapısına sâhip olmalarını sağlamıştır.
Eski adı Aziziye olan Pınarbaşı, 1854’ten başlayarak 93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) sonrasına kadar çeşitli târihlerde Kafkasya’dan göçen Çerkezler tarafından kurulmuştur. Berâberlerinde getirdikleri atlar, Uzunyayla atının temelini teşkil eder. Bu atların kökeni, Rusya’da Terek ve Koban bölgesinde yetişen Karabaş ırkıdır. Bu atlara Arap ve Akal-teke atlarının karıştığı, Rusların Kafkasya’ya getirdikleri soğukkanlı ve Macar ırklarının etkili olduğu söylenmektedir (Akıncı, I917:66-69).
Uzunyayla atları, bu atları yetiştiren beş kabîlenin adını taşırlar: 1- Soluh, 2- Yeluh, 3-Yağan, 4- Lö, 5- Lrama. Bunlar içinde en makbûlü Soluh kabîlesinin atları olup son derece dayanaklı ve uzun mesâfeye elverişli atlardır. Dolayısıyla göçebelerin ihtiyâcına uygun atlardır. Çerkezler Soluh olmayan ata “çakal” derler. Bu atlara bir buçuk yaşına geldikleri zaman büyük şenlikler düzenlenerek kabîlesinin damgası vurulur (Aral, 1974: 96).
Atlar, yaz kış merada ılgı hâlinde yaşamışlardır. Ilgılarda sayı 100-400 arasında olup her on baş kısrağa bir aygır hesap edilerek katılmıştır. Atlar, şahıs ya da köyün ortak malıdır. I. Dünya Savaşı’ndan önce, büyük ılgılar hâlinde Uzunyayla ile Çukurova, Kozan ve Suriye’nin Amik ovası arasında gidip gelerek gezici bir hayat sürmekteydiler. Baharı, yazı Uzunyayla’da geçiren ve sâhibi için çalışan atlar, sonbaharla birlikte ılgı hâlini alarak güneye inmekteydiler. Büyük savaştan sonra iyice sayıları azalan atlar cumhûriyetle birlikte yine güneye, Çukurova’ya inmeye devam etmişlerdir.
I. Dünya Savaşı sonrası, her yerde olduğu gibi, Uzunyayla’da da atçılık hayli gerilemiş, Cumhûriyet’in ilk yıllarında Uzunyayla atçılığı hükûmetçe ele alınarak Uzunyayla Koşum Atı Yetiştirme Derneği kurulmuş; damızlık temin edilmiş, sergiler açılmış, çeşitli hayvan yemleri üretilmiş, hastalıklarla savaşılmış ve halkın bakım ve yetiştirme bilgisi artırılmıştır (Çoruh, 1946: 8-9).
Baş belirgin olarak büyük ya da orta büyüklükte olup kaba görünüm arz eder. Burun üstü yarım ya da tam koçbaşı özelliği gösterir. Genellikle alın düz, boyun uzun, dar ve incedir. Boyunla göğsün birleşme bölgesi birçok numûnede boğumludur; cidago genellikle kısa, çok azında belirgindir. Omuzlar kısa ve dik, bu nedenle yürüyüş süratsiz, adımlar kısadır. Bel çukur, çoğu zaman karın sarkıktır. Sağrının bariz bir şekilde düşük olması, genel olarak iri yapılı olan Uzunyayla atında derhal dikkat çeker. Sağlam iskeletli, sağlam kemiklidir; bacaklar kuvvetli, incikler uzundur. Arka bacaklar dik ve nispeten geniş bir açı oluşturur ki bu da sürati engelleyen bir kusurdur, Anadolu yerli tiplerine bakarak yüksek ve kütleli bir beden yapısına sahiptir. Hayvanlar yarı vahşî bir şekilde yetiştirildiklerinden derileri kalın, kılları sert, yele ve kuyruk uzun, sık; çok hassas ve faaldirler. Uzunyayla atlarının yükseklikleri oldukça fazladır. Ortalama cidago yüksekliği 1.50 m’dir. Donları genellikle dorudur. Yağız ve kır don azınlıktadır, al dona da yetiştiricileri tarafından îtibar edilmemektedir.Ayrıca seki, akıtma gibi nişâneleri azdır.
1899 yılında o zamanki haralar idâresi bu atlarla uğraşmış, Çifteler Harası’nda elde edilen yarım kan aygırlardan birkaç tânesini, ilk taylar haraya verilmek şartıyla, Uzunyayla yetiştiricilerine vermiştir. Bunlardan iyi yavrular elde edilmiştir. Bu çalışmanın sürekliliği sağlanamadığından etkisi çok az olmuştur. O zamanki bir baytarın raporuna göre, Kazancık köyünde ılgı sâhibi Tahir Çavuş’un kısraklarının bel ve sağrılarındaki kusurlar bu sûretle ıslâh olunabilmiştir. Yalnızca başlarının büyüklüğü, eski şeklini muhâfaza etmiştir (Tevfık Bey’in Raporu; Aral, 1974: 98).
Cumhûriyetin îlânından sonra Uzunyayla atlarının ıslâhı için Uzunyayla Aygır Deposu kurulmuş, Macaristan’dan getirtilen Nonius aygırları bu depoda halkın hizmetine sunulmuştur. 1931 yılında sistemli olarak başlatılan Uzunyayla atlarını Nonius ırkıyla ıslâh çalışması, Uzunyayla atlarını nispeten değiştirmiştir. Kuvvetli kemik yapısı, cidago yüksekliği, beden uzunluğu gibi avantajları olan bu atların yukarıda işâret ettiğimiz kusurlarının giderilmesi sonucunda yüksek verimli tarım ve çekim hayvanı elde etmek mümkün görünmüş, ancak bu melezleme denemeleri olumlu sonuç vermeyince terk edilmiştir. Bu ıslâh çabalarından kesin bir sonuç alınamamasının nedeni, Uzunyayla atlarının ılgı hâlinde yaşamalarıdır. Islâhına çalışılan taylar da yine ılgıya salınmıştır. Ilgılarda erkek ve dişi taylarla anaç kısraklar berâber gezdiklerinden cinsiyet duygusu erken belirir. Bu nedenle erkek taylar 1-2 yaşında aygırlık yapmaya, dişi taylarsa 2-3 yaşında ana olmaya başlar. Bu durum, ıslâha engel olmuştur.
I. Dünya Savaşı öncesinde damgalanmış bütün Uzunyayla atlarının sayısı 13 bin baş kadar iken, 1928’de 2500 olarak kaydedilmiştir. Nonius atları ile ıslâh projesi sonucunda nispeten sayıları artarak 1950’lere 3 bin baş kadar gelebilmiştir. Günümüzde ise maalesef bu atlar inanılmaz bir şekilde yok olmaktadır. Bugün Pınarbaşı’nda birkaç kişi pansiyonculuk ve yarış atı yetiştiriciliği yapmaktadır. Uzunyayla’nın birçok ünlü at yetiştiricisinin çocukları, Türkiye’nin her yerindeki hipodrom, hara ve atlı spor kulüplerinde at antrenörlüğü, seyislik gibi işleri, yâni baba mesleklerini başarıyla sürdürmektedir.
Çukurova bölgesine özgü, diğer Anadolu tiplerinden belirli morfolojik özellikleriyle ayrılan, en çok Osmaniye ve Kozan bölgesinde yetişen atlara “Çukurova atı” ya da “Çukurova tipi” denmektedir. I. Dünya Savaşı’ndan önce iri, kuvvetli, sağlam yapılı yerli kısraklara Arap aygırlarını çekmek sûretiyle bölgeye has bir ırk meydana getirilmiştir.
Çukurova atları, eski yerli Anadolu tipine göre daha iri yapılıdır. Uzun hatlara sâhiptir. Baş uzun ve kuru; gözler parlak, kulaklar yukarıdan bağlı, uzun ve dik; boyun uzun, göğüs dar fakat uzunca, cidago yüksek, karın yuvarlak, sağrı uzun ve düşükçe, derisi ince, kuyruk yukarıdan tutumludur. Bacaklar bâzen ince, incikler ve bilekler uzuncadır. Kılıç bacaklılara çok rastlanır. Yürüyüş fevkalâde âhenkli, cidago yüksekliği. Zeki Said’in ölçümlerine göre ve diğer yazarların da kabul ettiği gibi, ortalama 1.37 m’dir. Osmanlı süvâri sınıfında kullanılmak üzere Çukurova’dan çok sayıda bu atlardan alınmıştır. Koşum ve binek olmak üzere iki numûnesi vardır. Koşum numûnesi çekim için uygun, dayanıklı hayvanlardır. Arap etkisi daha fazla kendini gösterir. Binek numûnesinde ise Arap atının etkisi bâzen az bâzen çok kendini gösterir. İhsan Âbidin, bir de “Eski Çukurova tipi” adını verdiği bir numûne tespit etmiştir. Bu atlar, 1.50-1.54 m cidago yüksekliğinde, 400- 500 kilo ağırlığında, süratli yürüyen, yerli tipe oranla daha cüsseli imişler. Ancak I. Dünya Savaşı sonunda kaybolmuş, yerini “Arap tesîrinde kalmış Anadolu tipi”ne bırakmıştır.
Osmanlı döneminde kurulan Çukurova Harası’nda yapılan ıslâh çalışmaları netîcesinde Çukurova atı tebârüz ettirilmiştir. Çukurova atının aslı, Adana’nın yerli kısrağı ile Şeçer aşîreti aygırlarının karışmasıdır. Ancak her yerli kısrakla Arap aygırının karışımı Çukurova atını meydana getirmez. Bu târihsel şart, zaman ve mekânın bir tesâdüfüdür. Her şeyden önce Çukurova tipine karın olan yerli kısrağın ne gibi kanlar ve genler taşıdığını bilmemiz imkânsızdır. Yüzyıllardır harmanlanagelen Anadolu yerli tiplerinin ki bunun içinde zâten bir hayli Arap kanı vardır, o dönemde ve o hayvanlar üzerinde tam bir uygunluk sağlaması, melezlemenin ırka olumlu tesîrinin tesâdüfüdür. Bu karışımdan ortaya çıkan numûne pek mükemmel ve âhenkli olmuştur.
Çukurova atları üzerinde Uzunyayla atlarının da çok tesîri olmuştur. Eskiden Uzunyayla ılgılarının kışı Çukurova’da geçirmeleri sonucu bu kan karışıklığı meydana gelmiştir. Uzunyayla atları, Çukurova atlarına göre başı daha iri ve genel profili daha topludur. Son yıllarda Çukurova atı yok olmak üzeredir. Bölgede Arap atının etkisi artmış, halkın elindeki numûneler azalmış, gelişen teknoloji atçılığı bitirmiştir. Çukurova bölgesinde bugün için sayıları son derece azalan atların hangisinin Çukurova atının soyundan geldiğini kestirmek son derece zordur. Ulaşım imkânlarının sınırlı ve atların bol olduğu zamanlarda bu yerel numûneleri yerli Anadolu ırkından ayırmak kolaydı. Ama şimdi Çukurova atı da yerli Anadolu ırkına kan alıp kan vererek onun içinde kaybolmuştur.
Samsun bölgesinde özellikle Çarşamba ve Terme’de çok eskiden beri yerli bir at tipi vardır. Bu bölge, atçılığın öteden beri iyi olduğu, halkının ata çok heves ettiği bir yerdir. Canik atı adı verilen bu atlar diğer Anadolu at tiplerinden farklı özellikler gösterir.
Canik atında baş orta büyüklükte, etlidir. Alın geniş, profil düz, boyun kısa, cidago belirgindir. Sağrı meyilli, bacaklar kuvvetli, bilekler dikçe, tırnaklar sağlam, amûdiyet düzgündür. Cidago yüksekliği ortalama 1.40-1.45 m, incik çevresi 17-18 cm’dir. Ölçümler 1928’de İhsan Âbidin tarafından alınmıştır. 1953’te Çarşamba ve Bafra bölgesinde yılkı hâlinde dolaşan 27 Canik atı üzerinde ölçüm yapan İbrahim Yarkın’a göre, ortalama cidago yüksekliği 1.35 m, incik çevresi 17 cm’dir (Yarkın, 1953: 86). Genel bir kitle oluşturan yerli Anadolu atından nispeten daha yüksek boylu, dağlık arâzide rahat yürüyüşlü, rahvana alışık ve en önemlisi asabî mizaçlılığı ile kendini gösteren bir bölge atıdır. Donları genellikle doru ve dorunun tonlarıdır.
Kafkasya’dan gelen muhâcirlerin berâberlerinde yöreye getirdikleri bir kısım Çerkez atları da çok eskiden beri Canik atı adı ile var olan bu kan ile karışmıştır. Bu Çerkez atların Uzunyayla atları ile aynı ırktan gelmediğini, farklı olduğunu biliyoruz. İhsan Âbidin’e göre, Türkmen atı etkisi fazla olan bu atlar ile Canik atlarının birleşmesi iyi sonuç vermiş; ama uygun şartlar ve halkın tercîhi yönünde fazla bir karışma söz konusu olamamıştır. Yâni “Eski Çukurova tipi”nde olduğu gibi, türün eski bir tipinden söz edemiyoruz. Sonradan karışan kanlar tipi genel olarak değiştirmeye yetmemiştir. Geçmişte Canik atı adına ne varsa, günümüze de ne kalmışsa o gelmiştir. Bu atlara şimdi Çarşamba ovasında, Terme, Salıpazarı arasında rastlamak mümkündür. Bu bölgenin hâlâ kuvvetli merası atların kendi başlarına yayılmalarını sağlar, Zâten bu uygun iklim ve flora atları öldürmemiş, tabiata terk edilenler kendi başlarına ayakta kalmayı başarmıştır.
Bu bölge, eskiden beri at yetiştirmekle ve satmakla tanınmıştır. Eskiden Kastamonu, Sinop, Çorum, Şebinkarahisar, Tokat, Amasya atlarını hep Canik bölgesinden sağlardı. Dolayısıyla bu şehirlere de çok sayıda Canik atı girmiştir. Yine eskiden Şam ve Halep tarafından gelen tüccarların, getirdikleri kumaşlara karşılık, tay ve kısrak aldıkları söylenmektedir.
Eskiden İstanbul arabacıları bu atları çeviklikleri ve rahvan yürüyüşleri dolayısıyla tercih etmişler, kezâ İstanbul’da bir zamanlar kullanılan atlı tramvaylara Canik atları koşulmuştur.
Canik atı, zamânında en çok kendi yöresinde ve bilhassa binek olarak kullanılmıştır. Samsun’u iç Anadolu’dan ayıran sarp dağların, derin vâdîlerin dar yollarına alışkın bu atlar, önceleri Samsun’dan Amasya, Tokat, Çorum, Ankara gibi yerlere tütün sevk etmekte, Reji İdâresi gelince de tütün kaçakçılığında çok kullanılmışlardır. Kaçakçıları tâkip için Reji kolcuları da aynı yollara alışık Canik atlarını kullanmak zorunda kalmışlardır.
Bu atlar ovada ılgı hâlinde serbest olarak yetiştirilmişlerdir. Eskiden sürülerin 100-150 attan meydana geldiğini, yöredeki eski atçılardan işittik. Bu atlar genellikle kışın da ovanın korunaklı yerlerinde barınırlarmış. Halk atlar için kışlık barınaklar hazırlarmış. Atlar, kurtlara karşı sürü rûhuyla mücâdele ederler,çok kar olursa ayaklarıyla karı eşeleyerek keven otu bulur yerlermiş. Bugün de bu yetiştirme tarzı tam olarak terk edilmiş değildir. Köylü atını bahardan îtibâren yazıya salar, gerektiğinde alır kullanır. Çarşamba, Terme ve Salıpazarı’nda ılgı hâlinde dolaşan, sayılan az da olsa, atlar görmek mümkündür.
1928’de yapılan bir sayımla bölgedeki at miktârı şöyledir: Çarşamba’da ortalama 40-50, azamî 150 başlık otuz ılgı: Terme’de aynı sayılarda 15 ılgı; Bafra’da aynı sayılarda 20 ılgı vardır. Mevcut ılgılarda 6 bin kadar kısrak mevcuttur (Akıncı, 1928: c. 1, 403).
Özellikle Çarşamba’da rahvan atçılık, halk arasında çok sevilmekte, Çarşambalı rahvancılar, Türkiye’nin her yerindeki rahvan at yarışlarına giderek dereceler almaktadırlar. Ayrıca çevre ilçe ve kasabalarda yapılan şenlik ve festivallerde Çarşambalı atçılar, oralara giderek rahvan at yarışları düzenlemektedirler. Bu atların çoğu kendi yetiştirmeleri Canik atlarıdır. Ancak son yıllarda rahvancılar arasında revaç bulan İran atları da bu bölgede yaygındır. Gelecekte İran ya da Afgan atlarıyla Canik atlarının birleşmesi sonucunda ne gibi yavrular meydana geleceğini göreceğiz. Bu gibi denemeler yapılmaktadır.
Yine Canik bölgesi içinde bulunan Taşan dağında eskiden beri yılkı hâlinde yaşayan bir at sürüsü vardır. Bu atlar genel îtibarla Canik atı özellikleri gösterir. Sâhiplerinin artık bakamaması, at gücüne ihtiyaç duymamaları, atların hasta ya da sakat olmaları gibi nedenlerle uzun zamandır dağa bırakılan atlardan meydana gelen bu 80-100 atlık sürü, yaz kış burada yaşam mücâdelesi vermekte, kışın bâzı kayıplar vererek her yıl bahara çıkmaktadırlar. Yarı vahşî olan bu atlar artık sâhipsiz, özgür hayvanlardır. İnsandan sakınan, çok çevik, kılları tabiat şartlarına uyum sağlamış bu atlar, kendi aralarında üremekte, yavrular da sürüye katılmaktadır. Birkaç nesil boyunca burada doğan tayların da yılkıda bulunduğunu, bu bölgede çalışan ve atları kollayan ormancılardan öğrendik. Canik havâlisinin diğer bölgelerinde de bu şekilde yılkı sürüleri mevcuttur.
Yörede halkın at merâkı çok eskidir. Samsun’da çok eskiden beri at yarışı yapıldığı bilinmektedir. Kayıtlara geçen ilk organize at yarışı 1901 yılında Ticâret Odası’nın himâyesinde yapılmıştır. 1922 yılına kadar mahallî olarak organize edilen bu yarışlar 1500 m’den 4500 m’ye kadar çıkmıştır. 1922 yılından îtibâren yarışlara belirli standartlar getirilmiş, Batı tarzı teknikler uygulanmaya başlanmıştır. Çarşamba ve Bafra ilçelerinde de Samsun’u örnek alarak yarışlar yapılmıştır. Bu yarışlarda Hacı Hüseyinzâde Baha Bey, Çarşamba belediye reîsi Salih Ağazâde Hüsnü Bey, Bafra’dan Çakıroğlu Rahmi Bey gibi önde gelen yetiştiriciler, bu yörede at yarışlarının devam etmesine, atçılığın gelişmesine, Canik atının tanınmasına katkıda bulunmuşlardır (Aral, 1974: 215).