
SULTAN VE AT
AT BİNME YASAĞI
Osmanlı’da, İstanbul dışında at binme yasağı gayrimüslimler için uygulanmıştır. Gayrimüslimlerin kullanacakları kıyâfet ve renkler belliydi; bunun yanında at binmeleri de sınırlandırılmıştı. İstanbul sadâret kaymakâmı Kalaylıkoz Ahmed Paşa, XVIII. asrın başlarına doğru şöyle bir nizamnâme yayımladı: “Hıristiyanlar ve Mûsevîler bundan böyle renkli çuha, ala libas, samur kalpak, sarı mest ve pabuç giymiyeler, şehirde atla gezmiyeler. Siyah ruba, kırmızı ve siyah mest ve pabuç giyeler. Hamamlarda nalın dahi giymeyip Müslümanlardan tefrik edilmek için ayaklarına çıngırak bağlıyalar…” Tanzîmat’tan önce şeyhülislâm, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, yâni ulemâ sınıfının zirvesindeki üç görevli dışında pâdişahtan gayrı kimse ata ve arabaya binemezdi. Vezirler, diğer devlet ricâli, eşraf ve âyandan kimseler ancak özel izinle eyerin üstüne çıkabilirlerdi. Reşad Ekrem Koçu, Tarihimizdeki Garip Vakalar adlı kitabında, yetmişini aşmış Bâbıâlî kalemi Hâkân-i Mehmed Bey’e imtiyaz tanımamak adına hangi yola başvurulduğunu şöyle anlatmıştır:

“Dînî edebiyâtımızdan, Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerif’i gibi hem şâirâne hem âşıkâne, en yüksek eserlerinden hilye-i peygamberi yazmış olan Hâkân-i Mehmet Bey bu şâheserini bitirdiği 1589 yılında altmışlı yaşlarını çoktan geride bırakmıştı. Konağı Edirnekapı civârında idi. Eseri, saraydan en aşağı halk tabakasına varıncaya kadar fevkalâde bir heyecan ile karşılandı ve şâire, sadâret makâmı tarafından ne türlü bir mükâfâta mazhar olmak arzusunda bulunduğu soruldu. Şâir, ‘Artık ihtiyar oldum, her gün Edirnekapısı’na kadar yaya gidip gelmeye kudretim kalmadı, müsâade buyrulursa hayvanla gidip gelsem.’ cevâbını verir. Oysaki Hâkân-i Mehmed Bey rütbesindeki bir memurun ata binmesi yasaktı. Şâirin hatırı için devlet düzeni bozulmadı, hükûmet Bâb-ı lî civârında bir ev alıp şâire hediye etmeyi tercih etti ve arzusunu bu yoldan yerine getirmiş oldu.”

Yokuşların başladığı yerlerde, kimi sahanlığında kimi de salonunda yolculuk eden en az 15-20 insanla birlikte bu ağır vagonun yükünü çekebilmesi için iki veya dört at koşulması îcap ediyordu. Bu yüzden yokuşun ilk ağzında at istasyonları ve küçük ahırlar kurulması gerekiyordu. Şişhane’ye çıkarken Voyvoda caddesinin başında, Divanyolu’na çıkarken ise Gülhane mevkiinde böyle derme çatma bir ahır yapılmıştı. Bu istasyonların da kendine mahsus bir işleyiş düzeni vardı. Ahırda hazır bekleyen seyis, yedek atı vagona koşar, kendisi de sürücünün yanına oturur, yokuş yumuşayıp da düzlüğe varıldığında, atına binerek ahırına geri dönerdi. Bu sistem teoride kusursuz görünüyordu; ama sâhada koşturanlar atlardı ve onların performans ve konforu çok önemliydi. Bâzen atların gücü o tonajı çekmeye yetmez, vagon geriye doğru kaymaya başlar, canlarını kurtarmak isteyen yolcular bir tarafa meyledip kendilerini araçtan atamaya çalışır, terâzisi bozulan araç devrilir ya da devrilme tehlikesi geçirirdi.
- Mahfe: Deve veya fil gibi hayvanların sırtına konan ve karşılıklı oturacak yerleri bulunan bir nevi kapalı sepet.
- Koçu: Dört tekerlekli, üstü oda gibi kapalı binek arabası.
KAYNAKÇA
¶ Emiroğlu, K., Yüksel, A., Yoldaşımız At, İstanbul, 2003.
¶ Güleç, E., Türk Atçılık Ansiklopedisi, İstanbul, 1996.
¶ Gülersoy, Ç., Tramvay İstanbul’da, İstanbul, 1989.
¶ Kurtoğlu, A., Noyan, M., İstanbul’un 100 Ulaşım Aracı, İstanbul, 2015.