Ömer Hayyâm’ın hem bilimsel hem edebî açıdan kıymetli hem de yaşadığı devre, Selçuklular dönemine dâir önemli bilgiler içermesi bakımından tarihî öneme sâhip eserlerinden biri de Nevruznâme’dir. Hayyâm, bu eserde yıl, takvim ve yılbaşı (nevruz) hesaplamaları hakkında bilgi verirken bir yandan da eski Acem pâdişahlarının nevruz kutlamalarını anlatır. Nevrûzu bayram hâline getiren bu kutlamalar, Hayyâm’ın satırlarına öyle renkli, öyle güzel yansır ki kendinizi bir yandan eski İran’ın bir yandan da Selçuklu kültür ve medeniyet dünyâsının içinde bulursunuz.
Nevruz kutlamalarının esere yansıyan en renkli ritüeli, eski Acem pâdişahlarına sunulan hediyelerdir. Buğdaydan altına, yüzükten kılıca; kalem, ok ve yaydan kartal ve şarâba kadar uzayan liste, şarka has gizemli hikâyelerle, liyâkat ve sadâkat öğütleyen öykülerle iç içe uzayıp gider. Ama sıra atlarla ilgili bölüme geldiğinde hikâye masala dönüşüverir ve zihinlerde Hayyâm’ın atlarının tatlı bir lezzet bırakan geçit resmi başlar.
Hayyâm, çeşitli milletlerin ata verdiği değeri gösteren bilgileri satırlarına taşır. Ona göre Farslar ata “can rüzgârı/yeli”, Rûmlar “ayak rüzgârı” der. Türkler için at “adımıyla murat veren, dileğine kavuşturan”dır. Hintliler için “uçan taht (taht-ı perân)”, Araplar için ise “yerdeki burak”tır.
Bir sanat ve hüner olan at yetiştiriciliğinde ve binicilikte Türkler kadar ileri giden başka bir millet yoktur. Onların gece gündüz her işi atladır ve at, âdeta onların dünyâsı olmuştur. Hayyâm, Türklerin ata verdiği değerle ilgili efsânevî Tûran pâdişâhı Afrasyab (Alp Er Tunga)’dan Türkçe bir mesel de nakleder. Arap/Fars harfleriyle yazılı en eski Türkçe metinlerden biri olan bu söz şöyledir:
Atın fazîletleri hakkında daha başka meseller de nakleden Hayyâm, bunların ardından at isimleri veya türlerine geçer. Atların renklerinden/donlarından hareketle özellikleri, iyi ve kötü yönleri hakkında bilgi verir. Zîra atın iyisini ve kötüsünü anlamak, adam tanımaktan daha zordur. Adamı konuşturarak tanırsın; ama atı konuşturamazsın. Bu yüzden dış görünüşüne bakıp tanımaya çalışırsın. Huyunu anlamak çok zor olsa da görünüşüne bakıp fikir yürütebilirsin. Zîra güzel, gösterişli atların çoğunun huyu da güzel olur. Bu yüzden at alırken dikkat edilmesi gereken en önemli şey onun rengi ve görünüşüdür.
Aslında atları renklerine göre adlandırmak, bir atın kıymetli veya iyi olup olmadığı hakkında renklerine ve görünüşüne bakarak hüküm yürütmek, her toplumda eskiden beri görülen bir âdettir. Bu durum, özellikle atçılık konusunda gelişmiş toplumlarda, at renkleriyle ilgili zengin bir kelime dağarcığının oluşmasını sağlamıştır. Bunun en iyi örneği Türklerdedir. Nitekim Ömer Hayyâm’ın da belirttiği gibi atçılık ve süvârilik konusunda uzmanlaşmış bir millet olan Türkler, atın cinsine, cinsiyetine, yaşına, rengine ve muhtelif özelliklerine göre çok sayıda deyim ve terim kullanmışlardır. Çin kaynaklarından öğrendiğimize göre, Asya Hunlarında üç, Göktürklerde ise onbir at cinsi bulunuyordu. Kaşgarlı Mahmud da Dîvânu Lugâti’t-Türk’te atlarla ilgili çok sayıda isim, atasözü ve tâbir nakletmiştir. Ayrıca, eski dönemlerde (bugün de olduğu gibi) atların yürüyüş ve koşma özelliklerine göre de adlandırıldığı olmuştur. Meselâ, güzel yürüyüşlü ve iyi koşan atlar için “kevel at”, “ozuk at”, “ıkılaç at”, “yorga at”, “erik at”, “yüğrük at” gibi çok çeşitli adlar kullanılmıştır. Bunların dışında atların “don”ları, yâni renkleriyle ilgili de onlara verilmiş birçok isim mevcuttur.
Ömer Hayyâm da at renkleri ve görünüşlerinin önemine dikkat çekmiştir. Ona göre “bâzı atların çok garip renkleri/donları vardır ki bu durum, onları değersiz gösterir. Aristoteles, Kitâb-ı Hayvân’da az da olsa bu konu üzerinde durmuştur. Rengi, kuşların rengine benzeyen atlar, özellikle beyaz/kır olanlar daha iyi ve makbuldür. Bu atlara sâhip olanlar savaşta her zaman gâlip gelir ve böyle atlar pâdişahlara yakışır.”
* * * Gelelim Ömer Hayyâm’ın eserinde kendisine yer bulan meşhur atlara: