Rus besteci Modest Musorgski, “Çıplak Dağda Bir Gece” başlıklı eserini da “Moldau” ile aynı yıllarda bestelemeye koyulmuş, ancak ruhi bunalımlarla hayatının sonuna geldiğinden bitirememiş. Onun birçok eseri gibi bu eser de Rimski-Korsakov tarafından tamamlanmış. Burada Orta Asya’da Pamir dağlarında bir bölge tasvir edilmektedir. Kemanların girişteki tremololarıyla büyücülerin çıplak bir dağ başında toplanışı, şeytanın keçi kıyafetinde (trombonlarla) girişi, bir masal ortamında anlatılır.
19. yüzyıl sonunda Fransız besteci Saint-Saëns, “Hayvanlar Karnavalı” başlıklı eserinde “Kuğu”yu bir çellonun tınısında seslendirir. İki piyano suları yansıtmakta, kuğu (çello) suda süzülmektedir.
Doğal ki yeni buluşlarla doğanın sesleri de müzikte yeni anlatımlar bulmuştur. Örneğin bir rüzgar makinası herhalde Antartika’daki buzulları anlatmak için çalgı olarak seçilebilecek en ‘soğuk’ araçtır. İngiliz besteci Vaughan Williams 1927’de bir film için yazdığı “Antarctica” senfonisinde rüzgar makinası ve soprano kadın sesini birlikte kullanır. Yarattığı etki doğayı fethetmiş olmanın sarhoşluğunu yaşatır.
Her dönem, kendi sanat dilinin getirdiği yöntemler içinde doğayı işlemiştir. 20. yüzyıl başındaki Empresyonizm (İzlenimcilik) akımı, sesleri bir tül perdenin ardından duyurur. Amaç, gerçeği anlatmak değil, onun zihinde bıraktığı izlenimi yansıtmaktır. Özellikle iki Fransız besteci, Ravel ve Debussy’nin doğayı işledikleri eserlerinde bunu duyarız. Maurice Ravel, “Gaspard de la Nuit” adlı eserinin “Ondine” başlıklı bölümünde ölümsüz bir denizkızı ile ölümlü bir erkeğin aşkını anlatır. Suya dalıp çıkan denizkızının devinimi piyanonun tuşlarındaki şıkırtılarda yansır. Su kenarında yürüyen ölümlü ise daha somut bir anlatımla simgelenir.
20 ve 21. yüzyıllarda akustik çalgıların sesi kadar elektronik laboratuvarlarda üretilmiş sesler de müziğe anlatım kattılar.
Yıllar boyu doruğa tırmanmış müzik cümlesi ve melodik duygu, yerini kopuk anlatımlara bıraktı. Edebiyatta James Joyce, bilinç akışı ile noktasız virgülsüz sayfalar yazarken, resimde de figürden sıyrılıp soyutlamaya gidildi. Tıpkı Freud’un psikoanaliz seansında olduğu gibi, kavramlar yapılı bir cümle hâlinde değil, kopuk kopuk akla gelen sözcükler hâlinde ortaya çıktı. Müzik sanatında da Viyana’daki Arnold Schönberg ve arkadaşlarının 12-ton müziği, yıllar boyu tırmanmış ‘melodi’ ve ‘anlamlı müzik cümlesi’ kavramını yıktı.
20. yüzyıl sonunda 12-tondan kaynaklanan dizisel yöntemi işleyen bestecilerden Olivier Messiaen, artık sesin melodi çizgisi değil, yoğunluğu üstünde durmaktadır. Bloklar ve salkım seslerle yeni bir tını arayışındadır. Eline nota defterini alıp, kuşların şakımasını incelemek üzere kırlara ve ormanlara açılır. Hangi kuş hangi saatte hangi dala konduğunda, hangi ezgiyi söylüyorsa onu notaya alır ve şu sonuca varır: “Kuş şarkı söylemez, dikey olarak şakır.” Messiaen kuşlardan esinlenerek senfoniler ve piyano eserleri besteler.