Bir diğer dikkat edilmesi gereken husus, suyun temizleyici özelliğinin mutlak maddî bir temizlik olarak algılanmaması gerektiği husûsudur. Efendimiz hazretleri, “Sinirlendiğiniz zaman abdest alın!” buyuruyorlar. Ne zaman ki elektrik îcat oldu, statik elektrik denilen şey öğrenildi, statik elektriğin de aynı cereyan elektriği gibi sivri noktalardan boşaldığı öğrenildi, o zaman Efendimiz hazretlerinin o hadîsi ve tavsiyesinin mânâsı anlaşıldı. Biz abdest aldığımızda yüzümüzü, kolumuzu yıkadığımızda burnumuzdan, çenemizden, kulak mememizden, dirseğimizden, yâni sivri noktalarımızdan su yere akar. Yâni vücûdun dışında toplanan statik elektrik boşalır. Ki böylece sinirlilik hâlimiz azalır ve hatta biter. Su bulunamazsa teyemmüm edilir ki toprak da elektiriği alıcı özelliğe sâhiptir. Burada şu güzel beyti hatırlamamak ne mümkün:
Suyun böyle bir temizleyiciliği varsa ve tasavvuf nefis terbiyesi ve nefis mücâdelesiyle nefsi temizlemek ise her temizlikle su arasında ilgi kurabiliriz.
Ayrıca suyun maddî ve mânevî temizliğinin tesîrini artıracak bir sır vardır ki o da besmeledir. Efendimiz hazretlerinin abdest hakkındaki buyrukları, “Besmele çekmeden abdest alırsanız, yıkadığınız azalar, besmele çekip abdest alırsanız bizzat siz temizlenirsiniz.” şeklindedir. Bakın bedeniniz demiyor, siz diyor. Zîra insanın yıkanan abdest azaları ve bedeni hâricinde bir “Ben”i vardır; besmele onu temizler. Besmele suyun temizliğini ve temizleyiciliğini böylesi artıran bir tılsımdır.
Mâlûmdur ki tıynet-i nâstan bahsederiz. Kişinin çamuru, toprağın su ile karılması sonucu oluşur. Bedenimize giren her haramın tıynetimizi, dolayısıyla maddî-mânevî suyumuzu kirlettiğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bedenindeki suyu haramla kirletmiş olan insanın, tabiattaki suları kirletmesinde ise şaşılacak bir şey yok.
İstanbullular Alibeyköy ve Kâğıthâne derelerinin yıllarca simsiyah aktıklarını bilirler. Kendi suyunu kirleten hırsızlar, kâidelere riâyet etmeyip pisliği dereye salan para düşkünleri, yâni kendi suyu bozuk olanlar o suyu kirlettiler. İşte tasavvuf, tabiattaki sularla bu sebeple direk alâkadardır; zîra tasavvuf, fertlerin suyunu temizleme işidir.
Gönül kırmak elbette hoş bir şey değildir; ama bir gönlü kırmamak için bâzen başka gönülleri kırdığımızın farkına varmamız gerekir. İşte muhâtabın gönlünü kırmamak için, öyle de olur böyle de olur, suya sabuna dokunmadan bir cevap verelim geçiştirelim zihniyeti bugün memleketimizde çok hâkim. Efendim, suya sabuna dokunulmazsa temizlik olmaz. Suya sabuna dokunulacak! Kendi suyumuz temizlenince tabiattaki su da temizlenir.
Suların lezzeti vardır ve birbirinden farklıdır. İşte o suların lezzetini veren maddeler, aynı zamanda şifâya vesîledir. Bir su vardır böbrek taşı düşürür, kimisi taşı eritir. Bir su vardır vücuttan ödem atar. Çünkü Allah devâsız dert yaratmamıştır. Biz devâsını bilmiyorsak da mutlaka bir devâsı vardır. Allâh’ın âdeti böyledir. Ölüme ise devâ olmaz, zîra ölüm dert değildir. Gelgelelim sular arasındaki lezzeti alacak damak bizde kalmadı. Muzaffer Efendi hazretleri merhum, beş tâne bardak koyar her birinden ayrı ayrı içer ve “Bu kestâne suyu, bu Karakulak suyu, bu Taşdelen suyu…” diye bilirdi ve asla şaşmazdı. Çünkü hiç haram sokmadığı ağzının, o nüansları fark edecek bir tadı vardı.
Evvelâ şunu söylemek lâzım, bana göre el-Melikü’l-Kuddûs olan Allah’tan başka kutsal yoktur, kutsî olan O’dur. Bunun yanında, O’nun murat ettiği ölçüde kutlu olan vardır, yâni mübârek olanlar vardır. Bu sebeple “emânât-ı mukaddese” sözünü de “arz-ı mukaddese” sözünü de pek doğru bulmuyorum. Harameyn toprağı, arz-ı mübârektir; ama arz-ı mukaddes değildir. Ancak böyle telakkîler vardır. Bu yüzden mübârek sular demek daha doğru olacaktır.
Tasavvuf baştan aşağı temizliktir; tıynetimizi temiz su ile beslemektir. Suyu pis olan insan, çevreyi de pisletir, dereleri zehirler, gölleri kirletir.
Zemzemi mukaddes bir su olarak târif ettiğimizde, doğru bir tespit yapmış olmayız; zîra zemzem, su değildir. Bu tespiti en iyi çay tiryâkileri yapacaktır. En niteliksiz çeşme suyuyla dahi demleyebileceğiniz çayı zemzem ile demlemeye kalkarsanız sükûtıhayâle uğrarsınız. Zemzem ile çay demlenmez; içilemeyecek bir şey ortaya çıkar. Efendimiz’in tatbikâtı da zemzemin suyun yerini tutmayacağını bizlere gösteriyor. Efendimiz hazretleri, su içtiği zaman ile zemzem içtiği zaman farklı şekilde içerdi. Zemzem içerken Kâbe’ye dönüp duâ ederdi. Suyu her zaman oturarak içmeyi tavsiye ederdi, lâkin zemzemi ayakta içerdi.
Âb-ı hayat, Farsça ve Arapçadan gelen iki kelimenin birleşmesiyle oluşmuştur. Bu kelime, aslında içmekle alâkalıdır. İçilen her şey sudur ve suludur. İçilecek şeyin esâsı su olduğuna göre, ebedî hayâtın karşılığı da “âb” kelimesinin karşılığı olan “su” ile özdeşleşmiştir. İslâm sonrası âb-ı hayat konusu, cismânî ölümsüzlükten ziyâde mânevî ölümsüzlüğü karşılamaktadır. Bu sorduğunuz soruya şu açıdan bakmak istiyorum. İrâdî ölüm, yâni nefsi öldürmek şeklinde geliştirilen bir söylem var, bu bana göre doğru değildir. Zîra nefis ölmez, ancak terbiye edilebilir. İnsan nefis atına kendisi binmelidir, nefsinin atı olmamalıdır, dizgini sürekli ellerinde tutmalıdır. Bu yüzdendir ki ölmeden evvel ölme sırrına erenler, âb-ı hayâtı içenler, bedenî arzularından sıyrılanlardır.