Rüzgâr artık üç yaşında. Bu yaz günlerinin neredeyse yarısını adada geçirdi. Elbette ilgi alanları değişti, farklılaştı, zenginleşti. Deniz ve havuzla tanıştı. Yüzmeyi öğrendi; ama atlara ilgisi hiç eksilmedi. Adadaki eve gitmek onun için heyecan verici bir şey. Deniz, yelkenliler, vapur. Ama ille de atlar.
İstanbul Adalar’ına at ilk ne zaman ayak bastı, bir kayıt yok. Ama atlardan önce eşeklerin olduğu kesin. Adalardaki yerleşimin 2 bin yılı aşan târihinde, eşeklerin yeri olmuş hep. MÖ II.-III. yüzyıllarda, Demonisos adlı mâdenci, Heybeliada Çam Limanı’ndaki bakır ve göz taşı cevherini çıkarırken, insan gücünün yanında, mavnaları ve eşekleri de kullanmış olmalı. İlk tapınakların, manastırların ve konutların harcında da eşeklerin emeği var.
Arpa, buğday, mısır gibi tahıl ürünleri için ekilen arâzilerde ya da bağlık alanlarda da eşek ve öküzler kullanılmış. Adada su büyük sorun ya. Su kaynaklarından evlere ve manastırlara su taşıması hep eşeklerle yapılmış. Yakın zamanlara kadar. Aziz Nesin, bir çok öyküsünde Heybeliada’da çocukluk anılarına yer verir. Kardeşiyle uzak çeşmeden su taşıdıklarından söz eder. Bir de eşeklerle evlere taşınan içme sularından.
Amerikan büyükelçisi S. Samuel Cox, 1886-87 yıllarında görev yaptığı İstanbul’da, yaşam alanı olarak Büyükada’yı seçmişti. Evi, Kadıyoran yokuşunun sonlarında, Hristos mahallesi olarak bilinen epey tepelik bir yerdeydi. “Başlangıçta su sarnıcımız doluydu, ancak fazla dayanamadı ve çevremizdeki çok sayıdaki ev gibi biz de seyyar sulama sistemine geçmek zorunda kaldık.” diyor S. Cox ve devam ediyor:
Adalar’daki yerleşimin karakterinin radikal şekilde dönüşümü XIX. yüzyıl ilk yarısında gerçekleşir. Eskiden deniz ulaşımında, insan ve yük taşımacılığında pazar kayıklarına mahkûm Adalılar, artık İstanbul köprü ve Adalar arasında târifeli seferler yapan Şehir Hatları’nın (Şirket-i Hayriyye) buharlı, yandan çarklı gemileriyle tanışırlar.
Ortalama 2 saatte gerçekleşen bu yolculuk, Adalar’ı sayfiye yerleşimine açar. Bir yanda İstanbul Pera, Galata bölgesinde apartmanlaşma gerçekleşirken, öte yandan İstanbul’un kalbur üstü kesimleri Boğaz ve Adalar’da, birbirleriyle yarışırcasına bahçe içinde köşkler, konaklar, yalılar inşâ ettirirler. Ağırlığını ticâret ve bankacılıkla zenginleşmiş azınlıkların oluşturduğu, büyükelçilikler çevresinden yabancıların da yer aldığı; ama aynı zamanda aralarında saray ileri gelenlerinin de bulunduğu İstanbullular, artık Adalar’ın yazlıkçılarıdır.
İskeleye çıkana kadar iş kolaydır da, ya sonra? İskeleden 1.5- 2 km uzaklıktaki konutlarına nasıl ulaşacaklardır? Yürümek bir yere kadar. Bir de bunun, hemen her gün şehirden taşınan eşyâsı, yükü var. Daha da önemlisi, yaz başında İstanbul’dan adaya, yaz sonunda da adadan şehre taşınması var. Öyle bir taşınma ki bugünün ev taşınmasına bedel.
Eşekler yine baş rollerdedir. Eşekçiler bir esnaf grubu olarak Adalar’da çok güçlüdür. Bütün insan ve yük taşımacılığı onların kontrolündedir. Adalar’ın çok popüler eşek turları da o yıllarda başlar. Genci, orta yaşlısı, iskeleden başlayıp, örneğin, Büyükada’da küçük ve büyük tur yolunda eşek turlarına, hatta yarışlarına katılırlar. Ünlü Aya Yorgi tepesine, yine eşekle tırmananlar, gravür ve kartpostallarda arz-ı endam edeceklerdir.
Hepsi iyi güzeldir de, insanların ulaşımı ve taşınması açısından eşeğin pek bir konforu yoktur. Tam da bu sıralarda (1840’lar) Osmanlı sarayı, şehir içi ulaşım aracı olarak atlı arabalarla tanışır. Özellikle sarayın kadınları, kapalı atlı arabalarla sık sık boy gösterirler. Saray efrâdı ile aşık atmaya pek gönüllü İstanbullu zenginleri de bu modaya ayak uydurarak zamanla (1860’lar) şehrin toz toprak yollarını doldurmaya başlarlar. Arabalara sâhip olmak epey pahalı bir iştir. Arabası, atları, seyis ve sürücüleriyle, bakım masraflarıyla epey yüklü bir bütçe gerektirmektedir. Bir faytona sâhip olmak kolay değildir; ama çözüm vardır: Kirâlık faytonlar:
Fayton şehirde olur da adada olmaz mı? Hele ihtiyaç da varsa. Adalar’a fayton ya da kupa, önce, İstanbul’da olduğu gibi özel kullanım için girmiş olmalı. Özel fayton sâhibi olacak kadar geliri olmayanlar için de, kirâ arabaları zamanla yaygınlaşmaya başlar. Ama bu o kadar kolay olmayacaktır. Çünkü güçlü eşekçiler esnafı bu araçları kendi gelecekleri için tehlike olarak görürler. Akillas Millas yazıyor: “… 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde Ada yollarında özel atlı araba ve faytonların sayısı artmaya başlayınca, eşekçiler hemen tepki gösterdiler. İki esnaf grubu arasında çok ciddi kavgalar çıktı, eşek sahipleri araba sahiplerine bir de iyi dayak attılar. Hatta daha ileri gidip yeni düzenin atlarla ilgili edavatını tahrip ettiler. Ancak Cox’un anlattığına bakılırsa (1886), eşek anırtıları zengin Rum bankerlerin altınlarıyla başa çıkamadı ve Büyükada’da özel faytonlar çok kısa zamanda artmağa başladı. Buna karşılık ‘yeşillikler diyarı’ Heybeli’de âlimlerin ve ruhanilerin babaca nasihatlerine rağmen olaylar eşek sahiplerinin galibiyeti ile neticelendi ve bu hakimiyet uzun yıllar devam etti.” (Akillas Millas, Büyükada, Ada-ı Kebir, Adalı Yayınları, s. 126)
XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başı, imparatorluk için zor ama pâyitaht için parlak günlerdir. Şehir canlıdır. Pera, Boğaz ve Adalar şıkır şıkırdır. Özellikle yaz ayları Ada vapurları, iskeleleri, gazino ve lokantaları şık giyimli hanımlar ve beylerle dolmakta, müzik sesleri yükselmekte; tiyatro kumpanyaları, ve dans partileri, Büyükada’yı Avrupa’nın jet sosyetesinin sayfiyelerinden farksız kılmaktadır.
Büyükada olmak üzere, Heybeli ve Burgaz’da, faytonlar, ana ulaşım aracı olarak yerini almıştır. İskeleye yakın noktada, faytonlar için ana durak noktası oluşmuş, böylece faytonlar yaz aylarında sayıları artacak şekilde yaz – kış hizmet vermeye başlamışlardır.
Sermet Muhtar Alus, Reşad Ekrem Koçu’nun hazırladığı İstanbul Ansiklopedisi’ne verdiği notlarında, “Büyükada’nın çevresi 13 km kadardır. Muntazam yolları 1888’de yapılmıştır. Tenteli sepet faytonları, merkepleri gene mevcuttu. Büyük Tur’u faytonlar 2 Mecidiye’ye, eşekler 10, 15 kuruşa yaparlardı.” diye yazar. Hizmete mahsus faytonların kullanımı da uzun yıllar devam eder. Büyükada’da lokumcu-şekerci Hacıbekir’in fayton ve kupa arabaları bakımlı atları ile göz kamaştırmaktadır. Adalı Tekin Suyabatmaz anlatıyor: “Bazı aileler, bilhassa Maden’in ve Nizam’ın sonlarında oturan aileler özel araba bulundururlardı. Bu özel arabaların arka tekerlekleri daha büyük idi. Bunlara ‘Briçker’ deniyordu.” (Semiha Akpınar, Büyükada Bir Ada Öyküsü, Adalı Yayınları)
Bir not da 1929 doğumlu Adalı Yusuf Garip’ten:
“O zamanlar zengin ailelerin kendi özel faytonları vardı, ya da yazları Ada’ya geldiklerinde arabacılardan birini faytonuyla birlikte aylıkla kiralarlardı. Bunlar sabahları Bey’i vapura götürür, akşam vapurdan karşılar eve getirir, gündüz de evin hanımını ve çocukları Tur’a ya da gidecekleri yere götürürdü.” (Semiha Akpınar, Büyükada Bir Ada Öyküsü, Adalı Yayınları)
Faytoncuların işleri de iyidir. Onlarla baş edememiş olsalar da eşekçiler de pastadan pay almayı sürdürmektedirler. Eşek turları ve yarışları popülerliğini kaybetmemiştir. Aya Yorgi’ye çıkabilme ayrıcağılı da sâdece eşeklere âittir.
Faytoncuların tamâmına yakını Rum’dur. Bugünkü gibi, atlar için toplu bir ahır yoktur. Faytoncular, evlerinin bir bölümünü ahır olarak kullanmaktadırlar. Hemen hepsi kendi arabasının sâhibi, sürücüsü ve atlarının seyisidir.
Bu gelenek, 1918 yılında adaya daha 16 yaşında, adımını atan bir gençle, Arif Karadoğan, nâm-ı diğer Arif Ağa ile değişir. Topkapı’da yaşarken kışın Topkapı’da, yazın ise Büyükada’da faytonculuk yapan Rum faytoncularla ahbap olmuştur. At sevgisiyle yanıp tutuşan, okuldan kaçıp faytoncuların yanında zamânını geçiren Arif’in babası çâreyi, okulunu aksatmasın diye ona bir tay satın almakta bulmuştur. Babasını kaybedince de evi terk ederek soluğu Büyükada’da, tanıdığı o Rum faytoncunun yanında alır Arif. Kızı Gülsen Karadoğan’ın anlattıklarına göre, adam yanında tayıyla Arif’i görünce şaşırır. Kaçtığını düşünür ve eve geri götürmek, âilesine teslim etmek ister. Ama karşısında kararlı, ne yapacağını bilen bir genç vardır.
Adam bakar ki laf dinletemeyecek, çâresiz kabul eder.
Çok mutlu olur Arif. Az da olsa para kazanabilecektir. Gece gündüz demeden çalışmaya başlar. Bu arada o aklıyla kendi atını da kirâlamayı düşünür. Küçük tur yolunda atlı eşekli gezintiler modadır o yıllarda. Kazandığını biriktirir ve kısa süre içinde ikinci atını da alır. Arif’in hayalleri gerçek olmak üzeredir. Artık kendi ayakları üzerinde durma zamânıdır ve ilk faytonunu alır. Adanın en güzel faytonu olmalıdır onunkisi. Her şeyini yeniler, pırıl pırıl eder. Atları da bakımlıdır. Tertemizdir. Kokudan eser yoktur. Kısa sürede tanınır Adalılar arasında. Herkes arabasından, atlarından, onun beyefendiliğinden bahsetmektedir. Ama o, henüz yolun başındadır. (Gülsen Karadoğan, Ada’dan Bir Ağa Geçti, Adalı Yayınları)
Arif Karadoğan, kısa süre içinde işi büyütür. Faytonlarının sayısı 25’e, atlarının sayısı ise 100’ün üzerine çıkar. Artık patronluğa, faytoncu deyimiyle ağalığa adımını atmıştır. Yanında çok sayıda sürücü, seyis çalıştırmaktadır. 1950 yılında, Büyükada Kumsal mevkiinde, İstanbul Belediyesi Adalar şubesine âit 25 dönümlük karanfil tarlasının bir bölümünü kirâlar ve modern, aydınlık ve her türlü sıhhî koşula sâhip ahırlar ile, sürücülerinin kalacağı lojmanlar yaptırır. Ayrıca çarşı içinde arpa dükkânı da açar.