Kaşgarlı da parlak renkli alaca atların zayıf toynakları olduğunu söyler ve gösterişli alacaları iki yüzlü insanlarla karşılaştırarak, “İnsanın alası içinde, atın alası dışındadır.” der (Kişi alası içtin, yılkı alası taştın.). Bununla birlikte Zengî, başka bölgelerin atlarında kusur olarak kabul edilen özelliklerin, Türk atlarında kusur olmadığını ilâve eder. Bu söz, Çin ve Türk atlarıyla ilgili özelllikleri; alındaki beyaz lekeler, beyaz yeleler ve mâvi gözleri de kapsar (Tuhfetü’l-mülûk, yk. 50; burada aşkar-ı Sînî cinsi at, Çin’den gelen sarımsı ve kızılımsı benekli, beyaz yeleli ve beyaz kuyruklu bir at olarak târif edilir). Prof. Zajaczkowski, 1964 yılında PIAC toplantısında sunduğu bildiride, Memlûk dönemine âit Türkçe-Arapça bir lugatta bulunan bulaca teriminin bir alaca cinsinin rengi olduğunu ve diğer at renkleri arasında yer aldığını bildirmiştir. Bu bağlamda, Prof. Togan, bulak teriminin Kaşgarlı’da küçük bir at olarak târif edildiğine işâret eder; ancak bulak terimi aynı zamanda ayakları benekli at anlamına da gelmektedir (Radloff, Wörterbuch).
Erken dönem İslâm tasvir sanatında, Selçuklu ve İlhanlı dönemlerinde alaca, Doğu Türkistan ve Çin resminde sırtı kaplan postu gibi veya ejder sırtı gibi çizgili olarak tasvir edilen atlardan bu yönüyle de pek farklı tasvir edilmemiştir. Doğu Türkistan midillisinin oranları ve özellikleri XIV. yüzyıl alaca tasvirlerinde görülmeye devam eder. Bundan sonra yalnızca Yakındoğu’da alaca figürü geleneksel üslûp ölçülerine uygun olacaktır.
Doğu Türkistan resimlerinde görülen kaplan şeritli alacalar, yine aynı sûrette ve aynı özelliklere sâhip olarak Yakındoğu Türk tasvirlerinde ve genel olarak da İslâm sanatında görülür. Burak, bâzen insan başlı bir alaca olarak gösterilmiş ve hing veya ablak olarak tanımlanmıştır. Halîfe Hz. Ali’nin katırı Düldül, Osmanlı sanatında bâzen Kanthaka resimlerinde olduğu gibi alevden hâle içinde idealize edilmiş bir alaca (Kalender, yk. 19) olarak resmedilmiştir. Tâlih yıldızı Merkür ise alaca bir at üzerinde tasvir edilmiştir.
Hükümdarlar alaca ata binmeye devam etmişlerdi. Yukarıda siyah beyaz benekli ala bir ata binmiş olarak târif edilen Oğuz beyi Kayı İnal Han, Türklerin Yakındoğu’ya göçlerinin en önemli dönemine âit bir yarı Yakındoğu figürü idi. Selçuklu beyleri, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphânesi’ndeki Varka ve Gülşah adlı el yazması eserde olduğu gibi alaca atlar üzerinde gösterilmiştir.
XIV. yüzyıl Erzurumlu Türk şâiri Mustafa Darîr Erzenî de “atın efendisi”nin siyah beyaz benekli alacasını târif eder:
Koydu ayağını rikâbına şâh,
Tâ ola suvâr ablakçı nâgâh.
Gûş olunup sahîl-i ablak-ı şâh,
Şehsuvâr olduğunu bilirdi sipâh.
(Şah ayağını üzengiye koydu,
Çabucak alaca ata bindi.
Şâhın alacasının kişnemesi duyulunca
Süvâriler onun şehsuvâr olduğunu bilirdi.)
(Mustafa Darîr Erzenî, Yüz Hadisler Tercemesi, Ali Emîrî Ktb., Şer‘iyye no. 1154, yk. 133)
Oğuz destanlarında kâfir hükümdar Şökli Melik’in atı alaca at olarak tanımlanır:
Altındağı (altındaki) alaca atın ne öğersin,
Ala başlu kiçimçe gelmez bana.
(Altındaki alaca atı ne öğersin,
Bana ala başlı keçim gibi bile gelmez.)
(Salur Kazan’ın evinin yağmalanmasının hikâyesi, haz. Ergin, s. 15)
Günümüzde siyah sırtlı atlarla berâber, yine sırtı siyah olan yaban eşeğinin Doğu Türkistan ve Kuzey Asya’da bulunduğu görülürken kaplan çizgili ala at asıl Doğu Türkistan’da bulunur. Aurel Stein, eski Hotan resimlerindeki alaca atı, Yarkent’te satılan türlerden ve Yarkent midillisi adıyla tanınan bir Doğu Türkistan midillisi olarak tanımlamıştır. Yardımlarını benden esirgemeyen sayın Koşmak’ın bildirdiğine göre, bu şekilde târif edilen alacalı midilliler, Doğu Türkistan’da her yerde bulunabildiği gibi komşu ülkelere de satılmaktadır. Büyük beyaz benekli midilliler uğursuz (sür) kabul edilirken alnı beyaz olanlar uğurlu görülür.
Kaşgarlı, yüzündeki beyaz lekelerle aya benzettiği atı över (tüküz, tükez, ugar, yetiş maddeleri). Oğuz destanlarında alındaki beyaz leke, kaşka veya tepel olarak adlandırılır. Ayrıca Zengî de atın alnındaki beyaz leke hakkında görüşlerini bildirir (yk. 65a) ve kişisel olarak tek ayaktaki beyazlığı dâima zayıf bir ayağın işâreti olarak düşünmesine rağmen; iki, üç, dört ayaktaki beyaz lekelerin uğur işâreti sayıldığını ilâve eder.
Bununla berâber teki beyaz olan ön ayak hem uğursuz hem de tehlikelidir. Zengî bu husûsun doğruluğunu Ebu Yakub el-Huttalî’den alıntı yaparak göstermeye çalışır. Yılın beş ayını Abbâsî halîfesinin hizmetinde, geri kalan kısmını da memleketi Huttal’da geçiren bu Türk beyi, kendi ordusunda bir Türkmen’in bindiği ve daha sonra tökezleyerek binicisinin ölümüne sebep olan atın ön ayaklarından birinin beyaz olduğunu görmüştür (yk. 66).
Tuhfetü’l- mülûk’ta, alnında yıldıza benzeyen beyaz bir leke bulunan koyu renkli at, ablak veya ağır olarak adlandırılır; hızlı ve geniş adımlarıyla binicisini zafere götürdüğünden doğa üstü bir at (rûhânî) olarak târif edilir. Buna ek olarak eğer atın ayak bileklerindeki beyaz lekeler bilezik gibi halka hâlinde olursa böyle bir binek hayvanı (mücmelü’l-erbaa) atların en hızlısıdır ve hükümdarlara lâyıktır. Gerçekten de Paris Bibliotheque Nationale’deki Câmiü’t-tevârîh adlı yazmada pek çok İlhanlı hükümdârı böyle atların üzerinde resmedilmiştir.
Osmanlı pâdişâhı Süleyman, Hünernâme’de alnı ve üç ya da dört ayak bileği beyaz lekeli atlar üzerinde tasvir edilmiştir. Ayaklarında bu şekilde beyaz lekeler olan atlar bugün Doğu Türkistan’da azgan adıyla bilinmekte ve yörede bu atlara sık rastlanan alacalardan daha çok değer verilmektedir.
Alaca atların bir grubunun, sudan çıktığına inanılan aygır efsânesiyle ilgisi olduğu görülür. Bu bağlamda, Türkçede atın beneklerinin, balığınkileri de çağrıştıracak şekilde pul olarak adlandırılması oldukça dikkat çekicidir. Zengî, Ebu Yakub Huttalî’den aktararak, “ateşten bir göl” yanında bulunan yabanî aygırlardan türediği söylenen ve rengi yaban eşeklerininkine benzeyen (Orta Asya yaban eşekleri, omuzları ve sırtı boyunca koyu bir şerit uzanan boz bir renge sâhiptir) bir tür Türk dağ atını târif eder (yk. 69-71).
Sudan gelen aygır efsânesiyle ilgili diğer bir at rengi, Kaşgarlı’nın ala olarak tanımladığı, siyah ve beyaz benekleriyle mitolojik Yol Tengri’nin ve Oğuz kahramânı Kayı İnal Han’ın tercih ettiği “kır”dır. Kır at efsânesi hemen hemen târih kadar eskidir.
Sayın İnan tarafından aktarılan destânî bir şiirde kır at yaratılış efsânesinin bir karakteri olarak verilir ve kara yer yaratıldığında binicisiyle birlikte yeryüzü dışında yaşadığı söylenir. İzleri IX. Ve X. yüzyıllara kadar uzanan Köroğlu destânında Kırat’ın babasının Amu Derya sularından çıkmış bir aygır olduğu söylenir. Zengî, kır rengi, en iyi ikinci at rengi olarak över (yk. 63, 65, sepid hing) ve hükümdarlara lâyık olduğunu söyler. Fakat bu atın, tıpkı yaban eşeklerinde olduğu gibi, ayaklarında kara benekler, sırtında uzun kara bir şerit ve kara bir yele ile kara bir kuyruğu olması gerektiğini de ilâve eder. Gâliba bu at gençken sebz hing (yeşil at) olarak adlandırılıyordu ve yine hükümdarlara lâyık görülüyordu. Köroğlu, Dadaloğlu gibi kahramanlar, I. Bayezid, II. Mehmed, IV. Murad, II. Osman, II. Selim gibi pâdişahlar kır atlara binmişlerdir.
Nakkaş Osman, Hünernâme’de II. Mehmed’i yeni fethettiği İstanbul’a girerken oldukça canlı tasvir edilmiş bir kır atın üzerinde resmetmiştir. Zengî ayrıca uğurlu sayılan kara benekleri, yine sırtındaki şeridi, yelesi ve kuyruğu siyah renkte, açık kahverengi olan kula ve semend atlardan bahseder. Türklerin kula dediği semend at, güneş atı sayılmış (el-Kâşif) ve birçok Osmanlı minyatüründe hükümdârın binek hayvanı olarak tasvir edilmiştir. Bununla birlikte eğer uğurlu kara benekleri yoksa semend değersiz sayılmıştır (Alma kula, olsa dahi bir pula; Tuhfetü’l-mülûk, yk. 55). Başkırdistan’da sırtları siyah şeritli, yarı yabanî, açık kahverengi atların (Şülgen) Volga sularından çıkmış aygır neslinden geldiği kabul edilir.
Alaca at ayrıca yırtıcı bir kuşa da benzetilmiştir. İbn Bibi gökteki kartal takım yıldızına benzettiği hükümdârın kartal gibi (hümâyî) olan atından bahseder. Nef‘î, IV. Murad’ın hümâyî atlarına işâret eder. Tuhfetü’l-mülûk, rengi “tavşancıl kartalı”nın pençelerinin rengine benzeyen kırmızı ve beyaz benekli alaca atı, birinci sınıf atlar arasında sayar. Köroğlu ve Dadaloğlu destanlarında alaca atlar dâimî olarak kartallarla veya diğer yırtıcı kuşlarla karşılaştırılır.
Atla ilgili en eski mitolojik unsurlardan birinin suyla bağlantılı olduğu görülmektedir. Sudan çıkan atla ilgili efsâneler Uzakdoğu’dan Yakındoğu’ya kadar olan bölgelerde bilinir. Bu mitin Uzakdoğu varyasyonu, sayın Boyle’un bana bildirdiği gibi, belki de Hunlar ve diğer Türkler tarafından yapılan mağara ve ejder âyinleriyle ilgili olan, mağarada yaşayan ejder aygırı efsânesidir. Ejder aygırı miti, Hunların gerçekten yaşadığı olayların geçtiği Kuça bölgesiyle ilgilidir. Türk atlarına benzemeyen Kuça bölgesi atları, küçük olmalarına rağmen uzun yolculuklara dayanıklıydılar. Bunun yanı sıra, Çin kaynaklarındaki ejder aygırlarıyla da bağlantılı olan bu mitin Kul Oba’da bulunan bir Avrupa İskit kılıç kınını etkilemiş olduğu görülmektedir. Bu kılıç kını, Helenistik dönem deniz atı tasvirleriyle doğrudan ilgisi olmayan bir ejder aygırıyla süslenmiştir. Kul Oba ejder aygırının testere dişli sırtı, İç Asya’da özellikle Altay ve Sibirya bölgelerindeki göçebe atlarının tasvirlerinde görülen tutam tutam veya testere dişi gibi yelesi olan at figürü serisini hatırlatır. Ejder ve mağara aygırı efsânelerini yalnızca Türklerle akraba olan halklar (Eftalitler ve Tu-yü Hunları) değil Türkler de biliyordu. İbn Hurdadbih, sudan çıkan at efsânesinin bir Türk versiyonunu nakleder. Huttal’daki Bek hânedânının oturduğu Rustabak’ın girişinde olağanüstü bir at cinsinin atası olan ve Beklerin boş yere uğraşarak yakalamaya çalıştıkları aygırın ortaya çıktığı bir göl vardı. Sudan gelen aygır veya ejder efsâneleri, daha sonra Kaşgarlı’nın anlattığı hayvan hikâyelerine uygun olarak yüksek platoların gizemli atmosferinde genellikle birdenbire ortaya çıkan yabanî atların bu büyülü aygırlar olduğunu ispatlar.
Zengî, Abbâsî halîfesine hizmet eden Huttal beyi Ebu Yakub’un zamânında meydana gelen bir olayı nakleder. Semerkant elçisi, halîfeye derisi yaban eşeği renginde, hatta ondan daha ilginç renkte, çirkin bir Türk atının en önde yürüdüğü bir at koleksiyonu hediye etmişti. Dağ atı (tagî, ed. takhi) olarak adlandırılan bu atın, suyu ateşten bir gölle bağlantılı ehil kısraklar ve yabanî aygırlardan türediği söylenirdi. Bu yarı yabanî midilli, olağanüstü derecede mahâretli olduğu için en iyi atlardan bile üstün tutulurdu. Siyu-ki ve diğer yerlerde bulunan ateş suları olarak adlandırılan sular ve ılıca suları, dâima ejder efsâneleriyle ilgilidir. Tagî denen yaban eşeği rengindeki bu Türk atları, eski İç Asya ejder atlarından biri olarak kabul edilebilir. Ejder atı efsâneleri yalnızca İç Asya’daki değil Yakındoğu’daki Türkler arasında da yaşamıştır. Oğuz kahramânı Bamsı Beyrek’in atı Akboz da sudan çıkmış bir aygırdan (deniz kulunu) türemişti (Ergin, s.27). Nef‘î’nin şiirinde geçen atlardan biri de Evren (Ejder)’dir.
Sudan çıkan at efsânesinin -anlamı unutulmakla birlikte- izlerinin XVIII. yüzyılda bile hâlâ yaşadığını, Anadolu’nun sevilen şâiri Dadaloğlu’nun atını övmek için söylediği sözler ortaya koymaktadır.
Prof. Togan’ın, Şülgen’de, Ak-Edil’in göl gibi genişlediği yerde sudan çıkan bir aygırdan türediği söylenen, sırtı siyah çizgili, boz renkli, tarpana benzer yarı yabanî bir at türüyle ilgili efsâneye Başkırdistan’da rastladığına işâret edilmişti. Eski alaca at Tcheou-you’nun aynı zamanda bir ejder olduğu hatırlanırsa, sonuç olarak ejder veya sudan çıkan aygır efsânelerinin, derilerinde kendilerine özgü işâretleri bulunan yarı yabanî atları gösterdiğini söyleyerek bu bahsi bitirmek uygun olacaktır.
Göksel at miti5 hem Helenistik mitolojide hem de sudan çıkan ejderin uçan bir figür olarak da tasvir edildiği İç Asya’da sudan gelen at efsânesiyle ilişkilidir. Eski alaca at Tcheou-you, yâni güneş atı, hem bir ejder hem de bir kuş idi. Kuça hükümdârının ejder atları, gökyüzünde giden bir arabaya koşulmuştu.
Atın ilk defa gökyüzüyle birlikte ele alınması, 12 hayvanlı takvîme göre birbiri ardınca gelen yılların durağını gösteren bir gök işâreti olarak düşünülmesiyle başlamıştır. Eski Türk yazıtları, 12 hayvan burcunu dolaşan gök hâkimi “Kök Han” fikrini açıkça ifâde eder. At, gök ve yıldız tanrılarının bineği olarak da görülür. Moğolistan’da Airag-Nur (Songino, Zavkhan bölgesi)’da bulunan güneş biçiminde bir diskteki alçak kabartma dört at başının, atın güneş kültüyle olan ilgisini ortaya koyduğu düşünülmüştür (Vandui’deki resim). Diğer yandan Waley ve Petrucci’nin Tun-huang’daki çalışmaları, bu bölgede atın aya âit bir taşıyıcı olduğunu ve güneşin arabasını ise kazların çektiğini göstermiştir. Kaşgarlı’nın bir şiirde, atın alnındaki beyaz akıtmanın ay için olduğunu (tüküz maddesi) söyleyerek şaka yollu böyle atları tavsiye etmesi, atın ayla olan ilgisini akla getirmektedir. Timur dönemine âit bir astroloji kitabı olan Lübâbü’l-iktiyârat’da, gökyüzünde sâbit olmaması nedeniyle dengeyi bozduğu düşünülen ayın, tedirgin ve harekete hazır olmaları makbul atlar söz konusu olduğunda tâlih getireceği yazmaktadır.
Ölümden sonra cennete yükselen asil ruh da atlı bir figür olarak ortaya çıkar. İbn Fadlan, Volga Bulgar bölgesi Türk hâkânının “aurora borealis” (kutup ışıkları) olduğunu zannettiğimiz bir gök olayını, kendisine cennetteki atlı ruhların mızrak dövüşü olarak yorumladığını anlatır.
Doğu Türkistan bölgesi, özellikle uçan at efsâneleri bakımından zengindir. Bu bölge eski İç Asya’da bir gök at türünün yetiştirildiği yer olarak meşhurdur. Bir Uygur resminde el-Câhiz’in anlattığı, emredildiğinde diz çöken Türk midillilerini hatırlatacak şekilde bir Budist râhibi taşıyan iki kanatlı midilli tasvir edilmiştir. Kendisi de uçan at mitleri bakımından zengin olan bu bölgeden gelen Kaşgarlı, at binmek için “kanatlanmak” terimini kullanır, ayrıca canlılık ve neşe veren at binmeyi uçmaya benzeten birden fazla atasözüne yer verir (Er atın, kuş kanadın, c. I, s. 34).