“Hiçbir kederim, derdim, insandan ve cemiyetten küskünlüğüm olmamıştır ki, atıma binip şehir dışına çıktığım zaman tesellisine kavuşmuş olmayayım.”
ürkçeyi bir kalıba dökecek olsanız bütün asâleti, sâdeliği ve kıvraklığıyla soylu bir at elde edersiniz. Üzüntü, sanki üzengisinden uzak bir atlının ruh hâlini anlatır. Belki bu yüzden “At, Türk’ün kanadıdır.” demiştir Kaşgarlı Mahmud. Atından ayrılan adamın kolunun kanadının nasıl kırık olduğunu bizzat tecrübe etmiştir belli ki. Ozan dili at gibi hızlı, at gibi hafif olmalıdır Türk dilinde. Meselâ Dede Korkut, gereksiz teferruatla dinleyiciyi yormak istemediği yerlerde, “At ayağu külüg (çabuk), ozan dili çevik olur.” diyerek bağlar meseleyi. Necip Fazıl’dan öğrendiğimize göre at üzerinde meclis kuran, karnını doyuran ve uyuyan Türk boylarından birinin adı “at dostları” anlamına gelen bir kelimedir. “Atın üzerindeyken Allah’ı, attan inince atı unutma!” sözünü tembih kabul eden bir milletin ata en çok yakışan millet olduğunu söylemek mübâlağa sayılmasa gerek. Osmanlı pâdişahlarının atlarına verdikleri isimler de atın dilimizle şiir arasında bir köprü olduğunun kanıtı gibidir: Karaduman (Yavuz Sultan Selim’in atı), Sislikır (Genç Osman’ın atı), Dağlar Delisi (IV. Murad’ın atı). Türkler atı, bu yürekli, hisli hayvanı o kadar sevmişlerdir ki Anadolu’yu bile sanki bir “kısrak başına” benzediği için benimsemişler, çadırlarını bu kısrağın gölgesine kondurmuşlardır.

“Dadaloğlu ata der, aşkın denizi”
“Dünya saadeti atların sırtındadır.”

“Burak: ışıktan hızlı uçan at”
“Hayr, atların alınlarına nakşedilmiştir.”
“Atı bizden alanlar bize yabancı hale getirdiler.”

“İyi insanlar,
iyi atlara bindileeeeer,
geldiler!”