Anadolu’da eski geleneklerin devam ettiği bâzı bölgelerde, “ayn” tâbirinin XVI-XVII. yüzyıllarda da çeşme kelimesinin yanı sıra kullanılmış olduğunu gösteren örnekler mevcuttur. Meselâ, Tokat’ta Müftü Mahallesi’ndeki 1595 târihli çeşme, kitâbesinde “çeşme”, buna mukâbil 1593 târihli Hacı Mahmud çeşmesindeki “ayn” kelimesi, ve yine Tokat’ta 1652 târihli Eski Kasabahâne çeşmesinin kitâbesinde de “ayn” ismi geçmektedir.
Rastladığımız tek örnek olarak Isparta’da 1519 târihli Yılan Kırkan Çeşmesi’nin kitâbesinde, yine Arapça “meska” adı geçmektedir. Anadolu’daki kitâbe ve yazılı vesîkalarla mevcûdiyetini tespit edemediğimiz, ancak Kaşgarlı Mahmud’un Divânü Lügâti’t-Türk’ünden öğrendiğimiz “alış: su ağızı, suyun havuzdan veya suvattan döküldüğü ağızlar; mıngar pınar, su gözü; muyanlık: yollarda yolcuların su içmeleri için yapılan hayrat; yul/yolak: kaynak, pınar, su pınarı, kaynağı, gözü” gibi tâbirlerin çeşme yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Çeşme ile ilgili en mühim terim olan “lüle” için de M. Zeki Pakalın’ın Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde şu îzâhat buluyoruz: “Lüle: Su ölçülerinden birinin adıdır. Dört (masura) bir lüle sayılırdı. Tapu kayıtlarında lüle yazılmaz, ‘masura’ nâdir olarak da ‘hilâl’ yazılırdı.”
Sanat Ansiklopedisi’nde bunun için şu îzâhat vardır: Bendlerde toplanan ve şehre isâle edilen sulanır evler, çeşmeler, hamamlar ve sâireye muayyen miktarlarda verilmesi için suyu maksemlerde ölçmeğe mahsus üstüvânî şekilde küçük ve ince bir boru parçasıdır ki, su akan boruların ucuna veya maslak teknelerinin kenarındaki deliklere takılır. Lüle tâbir olunan bu ölçü yuvarlak bir küre şeklinde ve otuz dirhem sikletinde bir kurşunun girebileceği kadar bir delikten akan su miktârıdır. Bir lüle 4 masura ve her masura 4 çuvaldız îtibar edilir. Çuvaldız tâbiri bu delginin çuvaldız kalınlığında olmasındandır. Bir çuvaldız su, bir masuranın dörtte biri ve lülenin onaltıda biridir.
Vaktiyle hamam ve konaklara gelen sular, bunların sâhipleri tarafından bir meblağ (para) mukâbilinde satın alındığı cihetle senetlerinde (tapularında) mukayyet miktâra göre su almak hakları vardı. Filân konağın veya hamamın bir lüle, iki masura suyu var denirdi. Bu su hakkı emlâk gibi senetle (tapu ile) alınır satılırdı.
Lüle: Çeşme, musluk ve emsâline takılan küçük boruya da lüle denilir. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III. İst. 1946, 372 s.) Sikâye: Musluk, yol üzerlerine yapılan ve içine su konulan kap, sebil anlamındadır. (İ. H. Konyalı, aynı eser, 1003 s.) Meska: Su içilen yer.
Sebil, Arapça yol demek olup Kur’ân’da kullanılmıştır. Bunun için mîmar Sedad Çetintaş “Türklerde su, çeşme, sebil” adı makâlesinde, “Sebil kelimesi, Arapça maddî ve mecâzî mânâlarda yol demektir. Bizde hayır ve iyilik yolu mânâsına alınmış, bu îtibarla su tevzî yerlerine ‘sebilhâne’ ve ihtisar için yalnızca ‘sebil’ denmiştir. Şehirlerde halkın, gelip geçerken parasız ve kolaylıkla soğuk ve temiz bir su içebilmesini temin için düşünülmüş ve yapılmışlardır.” denmektedir.
M. Zeki Pakalın’ın Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde “Sebil: Hayır için parasız su dağıtılan, etrâfı parmaklıklı ve ekseriya kubbe ile örtülü binâlar hakkında kulanılır bir tâbirdir. Bunun yerine ‘Sebilhâne’ de kullanılır.” denilmekte ve “Yollar üzerinde, gelip geçenlerin su içmeleri için yapılan binâlar ki pencerelerinde dâimî sûrette su ile dolu maşrapalar bulundurulup gelen geçen parasız olarak bu suları içerlerdi.” sûretinde târif olunan sebil için Sanat Ansiklopedisi’nin “Sebil” maddesine atıf yapılmaktadır.
C. Esad Arseven’in Sanat Ansiklopedisi’nde ise “Sebil (Yol mânâsına sebl’den) yollar üzerinde, gelip geçenlerin su içmeleri için yapılan binâlar ki pencerelerinde dâimî surette su ile dolu maşrapalar bulundurulup gelen geçen parasız olarak bu suları içerlerdi. Sebiller umûmiyetle yuvarlak ve üstü kubbe ile örtülmüş küçük bir odacık şeklinde olup cepheleri büyük pencere şeklinde açıktır. Pencerelerin iki taraflarındaki sütunlar arasına gâyet müzeyyen şebekeli tunç parmaklıklar konulmuştur; bu parmaklıkların altında ve yerden bel irtifâına kadar olan duvarın üstünde parmaklığın alt kısmına maşrapa geçecek kadar aralıklar bırakılmıştır. Bu gözler adedince küçük bakır veya pirinç taslar, saplarından uzun birer zincirle mezkûr parmaklığın bağlanmış olup bunlar boşaldıkça içeride dâimî sûrette oturan sebilci tarafından doldurularak isteyenlerin içmesine hazır bulundurulurdu. Sebiller, gelip geçenlere parasız su vermek üzere hayrat olarak yapılan müesseselerdi ki hemen hemen her câminin yanında bir sebil inşâ olunurdu. Bu sebillerin Ayasofya’daki Sultan Ahmed Sebîli gibi çeşmesi olanları da vardır. Türk mîmârîsinde mühim bir şûbe teşkil eden ve üslûbları zamânın üslûbuna uyan mîmârî eserlerdir. Bunlara sebilhâne denirdi. İhtiras edilerek sebil edilmiştir.” şeklinde bir târif ve mâlûmat bulunmaktadır.
İslâm Ansiklopedisi, sebil hakkında “Sebîl, yol demek olup Kur’ân’da da kullanılmıştır. Kelime bugün hayrat çeşmeler için kullanılır. Şark dinlerinin çoğu gibi, İslâm da tabiatıyla çorak bölgelerde ve iklimi kurak yerlerde, susuz kalmış yolcular için kuyular, sarnıçlar, çeşmeler tanzîmine büyük bir değer ve ehemmiyet vermiştir; sebîlin bu son mânâda kulanılışının, Allah rızâsı için yapılan eserler hakkında kullanılan sebil Allah tâbirinden çıkmış olması mümkündür.” şeklinde bilgi vermektedir.