Salzburg Başpiskoposluk Sarayında kemancı olarak çalışan Leopold Mozart’ın (1719-1787) oğlu Wolfgang Amadeus Mozart, 27 Ocak 1756 günü dünyaya geldi. Leopold Mozart müzik eğitimi konusunda çok deneyimli olduğu için oğlunun sıra dışı yeteneğini erken yaşlarda fark etmişti. Kendi işi gereği evlerinde arkadaşlarıyla sıklıkla bir araya gelerek çalıştıklarında küçük Mozart da ilgiyle onları dinlemeye, bir süre sonra ufak beste denemeleri yapmaya başladı. Mozart’ın kendinden beş yaş büyük ablasının da iyi derecede piyano çalıyor oluşu, evde hemen herkesin müzik çevresinde buluşmasına imkan sağlıyordu.
Oğlu beş yaşına geldiğinde Leopold Mozart, bu gerçekten ender rastlanan müzik yeteneğini herkese duyurmak, ona daha iyi bir gelecek bulabilmek umuduyla ailesiyle birlikte gezilere başlamış, önce Münih ve Viyana gibi Salzburg’a yakın kentler ziyaret edilmiş, sonrasında üç yılı aşkın büyük bir geziyle içlerinde Paris ve Londra’nın da bulunduğu Avrupa’nın önemli kentleri gezilmişti. Bütün ailenin birlikte gerçekleştirdiği bu yolculuklar, çocuklar ama özellikle de Mozart için gerçek bir eğitim gezisiydi. Dönemin önemli müzisyenleriyle tanışma, çağın müziğine yakından tanıklık etme şansı yakalamış, olağanüstü öğrenme yeteneğiyle bu eserleri kısa zamanda özümsemeyi ve kendi kompozisyonları için çıkış noktasına dönüştürmeyi başarmıştı.
Mozart 1772’de, 16 yaşındayken Salzburg Paşpiskoposluk Saray Orkestrasının başkemancılığına getirildi. Çocuk denecek yaştan itibaren opera dâhil hemen her türde eser bestelemiş, tıpkı Haydn gibi bunların büyük çoğunluğunu sipariş üzerine yazmıştı. Olağanüstü yetenekli bir piyanist olarak kendi konserlerinde seslendirmek için piyano konçertoları ya da sonatlar da besteliyordu.
1781 yılında, Salzburg’daki düzenli geliri olan işini bırakarak Viyana’ya yerleşmiş ve belki kendi bile farkında olmadan çok önemli bir eşiği aşmış, bir müzisyenin yalnızca eserlerinden, konserlerinden ve öğrencilerinden kazandığı parayla yaşayabileceğini göstermişti. Hayatının son 10 yılını geçirdiği Viyana’da zaman zaman bazı maddi sıkıntılarla karşılaşsa da seçtiği yolda başarıyla ilerlemiş, bir anlamda artık Barok Dönem alışkanlıklarının son bulduğunu, yeni ve farklı değerlerin geçerli olduğunu kanıtlamıştı. 36 yıl süren kısa hayatına sığdırdığı 600’den fazla eserle, başta Beethoven olmak üzere, kendinden sonraki bestecileri etkilemişti.
2020 yılında 250. doğum yılı kutlanan Ludwig van Beethoven, 16 Aralık 1770 günü Köln Elektörlüğünün başkenti Bonn’da dünyaya geldi. Kendiyle aynı adı taşıyan dedesi, Bonn Sarayının müzik yöneticiliğine kadar yükselmiş başarılı bir müzisyendi. Babası Johann van Beethoven (ö. 1792) saray korosunda tenor olarak çalışıyordu. Oğlunun müzik yeteneğini erken yaşlarda fark etmiş, onu ikinci bir Mozart yapmayı aklına koymuştu. Bu durum aslında, Mozart’ın harika çocuk olarak bütün Avrupa’da elde ettiği ünün, kendi doğumundan yaklaşık 20 yıl sonra ne denli yaygın olduğunun en iyi kanıtlarından biridir. Ancak Johann van Beethoven’ın oğlunu müzisyen yapmak için uyguladığı yöntemler ne yazık ki Leopold Mozart’ınkilerle taban tabana zıttı. İçkiye olan düşkünlüğünün de etkisiyle oğlunu çalıştırırken zaman zaman aşırıya kaçabiliyordu.
Beethoven bütün olumsuz koşullara karşın piyano çalışını kısa zamanda ilerletmiş, sekiz yaşında halk önünde ilk konserini vermişti. 1780’lerin hemen başında Bonn’da görevli olan ve dönemin tanınmış müzisyenleri arasında sayılan Christian Gottlob Neefe’nin (1748-1798) öğrencisi olmak, Beethoven’ın eğitiminde bir dönüm noktası olacak, onunla çalışmaya başladıktan sonra özellikle kompozisyon alanında hızla ilerleyecek, ilk eserlerini besteleyecek ve çok geçmeden adı Bonn’daki en önemli müzisyenlerle birlikte anılmaya başlayacaktı.
1792 Kasım’ında, 22 yaşında, Haydn’la çalışmak için Viyana’ya gittiğinde kısa zamanda olağanüstü piyano çalışıyla bir anda kentin en popüler simaları arasına girmişti. 18. yüzyılın sonuna yaklaşıldığı o tarihlerde bir müzisyenin kendini tanıtabilmesi için soylu malikanelerindeki toplantılarda çalması, sayıları hızla artmakta olan halka açık konserlere katılması, eserlerini bastırabilmesi ve amatör müzisyenlere ders vermesi gerekiyordu. Beethoven’ın Viyana’ya yerleştikten yaklaşık 10 yıl sonra 29 Haziran 1801 tarihinde bir arkadaşına gönderdiği mektupta yer alan şu satırlar, artık bir müzisyenin kendi eserlerinden gelecek parayla hayatını sürdürebileceğinin en iyi kanıtı gibiydi: “Bestelerim epey para getirdi. Elimde yetiştirebileceğimden çok beste siparişi var, diyebilirim. Her parçadan sonra altı yedi yayıncım oluyor, istersem daha da fazla olabilir. İnsanlar artık benimle pazarlık etmeye kalkmıyor; ben istiyorum, onlar ödüyor.”
Beethoven, senfoni ve piyano sonatları başta olmak üzere bütün eserlerinde Haydn ve Mozart’tan devraldığı müzik dilini erişilmesi güç bir noktaya taşıdı. Klasik Dönem alışkanlıklarının yerini Romantik alışkanlıklara bırakmaya başladığı bir süreçte hayatının son döneminde bestelediği eserleriyle çağlar ötesine ulaşabilmeyi başarmıştı. Son piyano sonatları, son yaylı dörtlüleri, “Missa Solemnis” ve “9. Senfoni” bu eserler arasındadır.
Beethoven 57 yaşında hayata veda ettiğinde yalnızca Viyana’nın değil bütün Avrupa’nın en ünlü bestecilerinden biri konumundaydı. Ölümünün ardından geçen yüzyıllar bu ünü azaltmamış tam aksine daha da arttırmıştır. 29 Mart 1827’de gerçekleşen cenaze töreninde konuşan şair Franz Grillparzer’in (1791-1872) şu ifadesi bestecinin müzik tarihindeki yerini son derece doğru bir şekilde belirlemektedir: “Onu takip edenler buradan devam edemezler, yeni baştan başlamaları gerekir; çünkü o, sanatı son noktasına getirdi.”