Gem kelimesinin aslı Farsça “ligâm”dır, “licâm” şeklinde Arapçaya geçmiştir. Şimdiki durumda gemin XVI. yüzyılda dilimize yerleşmiş olduğunu biliyoruz. Gemin Türkiye Türkçesindeki karşılığı “oyan”dır. Oyanın XIV. yüzyıldaki metinlerden başlayarak yaygın şekilde kullanılmış olduğu görülür. Geçen yüzyılın ikinci yarısında oyan artık sâdece taşrada kullanılan bir terim hâline gelmiştir.Gem, atı sürmeyi sağlayan nesnedir. Gemsiz bir biniti istenildiği gibi yürütmenin mümkün olmadığı söylenirse gemin ehemmiyeti daha iyi anlaşılmış olur. Sâkin tabiatlı, iğdiş edilmiş ve genç olmayan çıplak bir atla tarla, bağ ve bahçe gibi yakın bir yere gidilirken bile ata geçici olarak yapılmış ip gem takılır. Hayvanın ağzından geçip çene altında düğümlenen bu ipten ilmik geme “dişindirik” adı verilir. Yular, dişindiriğin gördüğü işi yerine getiremez. Yuların vazîfesi, ucunu bir yere bağlayarak veya elle tutarak atın istenilen yerde durmasını veya yedilmesini* sağlamaktır. Gem halkımız için hem nesnenin bütününü hem de onun demir kısmını ifâde eder. Oysa gemin asıl Türkçesi olan ve geçen yüzyıla kadar kullanılarak yabancı müelliflerin lugatlarında yer alan “oyan” gemin bütünü mânâsına gelir. Oyanın atın ağzında bulunan demir kısmına “ağızlık”, başına geçirilen kısmına “başlık”, elle tutulan kayışlarına da “dizgin” denir. Gem demiri, gemin mâdenî kısmıdır; ağızlık, ağızlık üzerinde bulunan damak, suluk halkası (zinciri), ağızlıkla dik olarak birleşen iki kol, bu kolların üzerindeki başlık ve dizgin halkalarından meydana gelir.
Üzenginin Orta Asyalılar tarafından îcat edildiği üzerinde görüşlerin birleştiği görülüyor. MÖ III. yüzyılda Hunların İskitlerde olduğu gibi, bir tür üzengi kullanmış oldukları kabul ediliyor. Fakat daha mühimi Altay dağlarındaki kazılarda elde edilen eyerlerin üzengilerinin görülmesidir. Radloff, Güney Altaylarda bizzat yaptığı kazılarda tabanları “umûmiyetle çok geniş ve yanları yuvarlak, kayış delikleri dar olmayan” üzengiler bulmuştur. Kazılarda elde edilen üzengiler arasında umûmiyetle, kayış deliklerinde farklar görülmüş ve üzengiler buna göre tiplere ayrılmıştır. R. Grouset ne Yunanların ne de Romalıların üzengiyi bilmediklerini kaydettikten sonra onu Avrupa’da VI. yüzyılda Avarların yaygın hâle getirdiklerinin sanıldığını söylüyor. Wittfogel de üzenginin Çin’e MS 200-400 yılları arasında “İç Asya”dan getirilmiş olabileceğini, 477 târihinde Çin’de yaygın şekilde kullanıldığını ifâde ediyor. İranlılara gelince onların da İslâmiyet’ten önce üzengi kullanmadıkları anlaşılıyor. İranlıların öz dillerinde üzengiyi ifâde eden bir kelime yoktur, Arapça “rikâb” kelimesini kullanırlar. Câhiliyye devri Araplarının da üzengiyi kullanmadıkları pek muhtemeldir. Şâyet bu böyle ise Müslüman Araplar üzengiyi VIII. yüzyılda Mâverâünnehir’den, Türklerden veya Bizans’tan öğrenmiş olabilirler. Üzengi, Wittfogel’in sözleri ile “atlıları çok daha dehşet verici bir duruma getiriyordu. Zîra üzengi bu atlılara at salmada, yâni hücumda sarf edeceği kuvvet için hemen zarûrî olan desteği veriyordu.” Böylece atlının üstünlüğü devri başladı. Orta Asyalı biniciler için çok daha lüzumlu bir vâsıta idi. Çünkü Orta Asyalı millî silâhı olan yayını üzengiye basarak daha kolay germek ve okunu daha hızlı ve isâbetli bir şekilde atmak imkânına kavuşmuştu.
* Yedmek: Hayvanı yedeğe alıp çekmek.