Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

“Sevgisi, zahmetinin katbekat üstünde.”
Ahmet Giz

Fotoğraflar: MURAT GÜR

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

“Sevgisi, zahmetinin katbekat üstünde.”
Ahmet Giz

https://www.zdergisi.istanbul/makale/sevgisi-zahmetinin-katbekat-ustunde-226

Atçılıkta antrenörlük nedir? Yarış atı antrenörü ne iş yapar?

Antrenör bir atın bakım, beslenme, idman programlarını ayarlayan, onu yarış hayâtına hazırlayan kişidir. Aynı bir sporcunun antrenörlüğünü yapmak gibi. Yarış atı antrenörlüğü tabiî ki zor bir meslek, çünkü ağzı olup dili olmayan bir canlıyla ilgileniyorsunuz. Bir sporcunun antrenörlüğünü yapmaya benzemez. Onun için bilgiye ve dahası tecrübeye çok ihtiyaç duyulan bir meslektir. Ben bu işe 1967 senesinde başladım, 51 senedir bu sâhadayım. Bürokratlığım da var. Türkiye Jokey Kulübü’nde müdür seviyesinde çalıştım. 27 senemi de oraya verdim. Diğer yıllarımı antrenörlük ve at sâhipliği yaparak geçirdim.

O zaman biraz geçmişe dönelim. Atla ilk tanışmanız nasıl oldu?

Babam bu işe çok meraklıydı. Beni daha ufacıkken Veliefendi’ye getiriyordu. Kendimi bilerek burada bulunmam ise 1967 senesindedir. O zaman babam bir at almıştı. Sonra başka atlarımız da oldu. Onların yanına gide gele iyice bu işe ısındım. Bu işin içine girdim. Sonra bürokratlık yaptığım bir dönem oldu.Beni burada işe aldılar, göreve başladım. Çeşitli kademelerde vazîfe yaptım. En son müdürken emekli oldum. Tekrar antrenörlüğe döndüm. 20 senedir de bilfiil bu işi yapıyorum.

Peki, bir at sizin için neyi ifâde ediyor?

Tabiî hayvanları sevmeyen bir insan, asla bu işi yapamaz. Bir kere içinizde hayvan sevgisi olacak. ilemizde aldık biz bu sevgiyi; evimizde kedimiz, köpeğimiz hep vardı. Hayvanlarla iç içe büyüdüm. Atı da çok severdim. At da sevilmeyecek bir varlık değil zâten. Eğer onunla duygusal bir bağ kurarsanız, bir nevi sizinle konuşur; onu hissedebilirsiniz. Herkes söylüyor ya köpek ile at insana çok yakın diye, hakîkaten öyledir. Onun da iyi olduğu zaman var, iyi olmadığı zaman var. Bir yerlerinin ağrıdığı, bir yerlerinden şikâyetçi olduğu zaman var. Onun için sorduğunuz soruya geleyim, at benim için yaşamın kendisidir.

Sizin bir atınız var mı?

Benim 2010 senesinden beridir atım yok. Ben Arek Kuyumciyan ekürisinin antrenörüyüm. Beş senedir bu eküride çalışıyorum.

Yarış atı antrenörlüğünü diğer eğitim sınıflarından ayıran şey nedir ? Diğer at eğitmenlerinden farkınız nedir yâni, anlatabilir misiniz?

Bizim düz yarış sistemiyle konkur ve at eğitmenliği sisteminin bâzı farkları var. Ancak temelde birleşirler. Meselâ bir tayı hazırlamak onlarda da aynıdır bizde de. Eğitmenler biraz daha bu işe titizlenir. Daha iyi atı kırmaya çalışırlar. Biz bir taraftan zamanla da yarıştığımız için aşamaları daha kısa sürelerde geçmeyi hedefleriz. Çünkü bizim yaş sınırlarımız vardır. Bir İngiliz atı çok üst seviye üç sene koşar. Ondan sonraki seviyeler düşer. Ama konkurda öyle değildir. Konkurda meselâ onbeş yaşındaki at bile koşabilir, yarışmalara girebilir.

Üç sene koşan İngiliz atı daha sonra ne yapıyor ?

Dişiler genelde damızlık olur, çok iyi erkek bir at ise o da damızlık olur. Ama her atı damızlık yapamazsınız. Bâzıları da bineğe gider. Eskiden konkurlara çok at verilirdi. Fakat konkurlar artık bizim atlarımızı almıyor. Onların değişik ırkta, başka sınıf atları var, o işlere yatkın olanları kullanıyorlar. Onun için buradan (hipodromdan) çıkma pek fazla at veremiyoruz. At asla hebâ olmaz. Bir yerde bir şekilde mutlaka kullanılır. Ama şunu da bilmek gerekir:

Buranın atı öyle alelâde yük hayvanı gibi de kullanılmaz. Buradan çıkma at eğer damızlık değilse gider bir çiftlikte binek olur.

Bir at antrenörü olabilmek için nasıl bir süreçten geçmek gerekir?

Biz alaylı sınıfın son antrenörleri sayılırız. Eskiden bu işin okulu falan yoktu. Tarım Bakanlığı’nın açmış olduğu imtihanlara girilerek lisans alınıyordu. Şimdi okuldan çıkıyor antrenörler; güzel ama biraz eksik çıkıyorlar. Çünkü antrenörlüğün esâsı yarış ahırında yetişmektir. Yarış ahırında olmayan birinin gerçek bir antrenör olma şansı azdır. Çıkmıyor mu, yine de çıkıyor. Meselâ benim yardımcım bir çocuk var, yedi senedir bu sâhada ve şimdi oldukça iyi bir antrenör. İzmir’deki atlarımızı ona bıraktık. İzmir’deki atlara o koşuyor. O, okullu. Bu şekilde yetişen birkaç çocuğumuz var. Ama ekserisi okuldan mezun olup sâhaya çıkınca afallıyor, çabuk kaçıp kayboluyorlar. Burada sebat edemiyorlar. Çünkü 20-25 yaşına kadar at ile ilgili değilseniz o vakitten sonra bu işe gönül vermeniz ve hayâtınızı bu şartlarda idâme ettirmeniz çok zordur. Bizim burada usta çırak ilişkisi çoğu geleneksel meslekte olduğu gibi şarttır. Sonra antrenörlükte en önemli şey görüştür. Eğer baktığın zaman göremiyorsan o iş zâten olmaz.

Görüşten kastınız nedir, biraz açabilir misiniz?

Yâni baktığın zaman baktığın şeyleri görmen lâzım. Ata baktığın zaman atın neyi eksik, ne istiyor, neresinde bir şey var, yürüyüşünde bir aksaklık mı var, topallıyor mu, o gün iyi değil mi, bir hastalığı mı var, bunları görmen lâzım. Sonra idmanda atı iyi tespit etmen gerek. Maalesef oyun (bahis) oynayan arkadaşlarımız, bu işi o seviyede tâkip edenler, yarışseverler, atları ahırdan çıkartıyoruz, getirip burada koşturuyoruz zannediyor; ama oraya gelip koşana kadar bir atın ayları gidiyor. Bir atın idmandan alınıp piste çıkarılması için en az 6.5-7 ay gerekir. O da ata ilk binildiği günden îtibâren hiçbir aksaklık, ârıza yaşanmazsa. Yâni futbolcu gibi değil. Futbolcuyu 15 günde koşturursun, sâhaya çıkartıp oynatırsın. Bu öyle değil.

Peki , bu aşamalarda sistematik olarak bir at antrenörü ne yapar? Nasıl bir yol izler?

Atların kendine mahsus özellikleri vardır. Antrenör için, geçilen aşamalarda attaki ilerlemeyi görmek çok önemlidir. Eğer at bir aşamanın gereklerini tamamlayabiliyorsa, sonrakine geçebilirsin. Meselâ tırısa gelene kadar ilk başta yürüyüş, sonra binek… Önce ata binilir ve ata binme öğretilir. Bu biniş eğitiminde at adım atmasını öğrenir. Çünkü at binili olarak koşar; ama binili olarak adımlamayı bilmez. Binek eğitiminde at bunu öğrenir. İyi bir binek seviyesinden sonra at yavaş yavaş tırıslara, yâni şöyle tık tık tık yapılan yürüyüşlere geçer. Sonra bizim kenter dediğimiz, halk dilinde eşkin diyorlar sanırım, yürüyüşe geçer. Ondan sonra da kısa sprint ve uzun galoplar gelir. Bunlar diğerlerine göre sert işlerdir. Şıp diye kısacık zamanda olacak şeyler değil hiçbiri. Ayrıca bu alıştırmaların, idmanların ne kadar süreceğini de size atın kendisi söyler.

İyi ve çabuk öğrenen at tanımlamanızı biraz açsanız...

Şimdi atlarda bir orijin, yâni anne baba, sülâle meselesi var ki çok önemlidir. Bâzı atlar, bâzı orijinler, geç koşan sülâlelerdir. Geç gelişir bu hayvanlar. Her atı koşacakları yaşın başında idmana alıyorsun; ama bunlar ille de altı ay sonra koşacak diye bir kâide yok. Gelişmeleri öyle bir zaman alıyor ki belki bir sene sonra koşuyorsunuz. Üçlü koşan çok İngiliz, dörtlü koşan çok Arap var. Ufak tefek ârızaları saymıyorum, onlar başka. Hazırlanamayan tipte atlar çıkabiliyor. Bâzı atlar da çok çabuk ele geliyor. Onların da gen yapıları öyle. Biz atçılar, onları daha çok severiz. Hemen koşan sülâleleri bu câmia daha çok sever. Çünkü hemen koşmak demek, ideallerin, hayallerin daha çabuk yerine gelmesi demektir.

Hiç flikâyetçi oldunuz mu atçılıktan ?

Her işte olduğu gibi atçılığın da hem zor hem eğlenceli tarafları vardır. Bana kalırsa zevkli tarafları daha ağır basar. Bu işin en büyük zorluğu şudur: Kendinize vakit ayıramazsınız. Asosyal yaşarsınız. Bir canlıyla uğraştığınız için, dükkân işletir gibi davranamazsınız, bugün kapatayım da yatayım diyemezsiniz. Bu iş 24 saat sürer. Benim telefonum hep açıktır. Allah korusun, en ufak bir şey olsa gece yarıları kalkar ahıra geliriz. Çünkü canla, canlıyla uğraşıyoruz; bir yere bırakıp gidemezsiniz, canınız istediğinde tâtil yapamazsınız. Şikâyetçi misin dediniz, değilim. Eğer şikâyetçi olsaydım bunca yıl bu sektörde kalamazdım. Bu işin gönlümdeki sevgisi, zahmetinin katbekat üstündedir. İşim olmadığı zamanlarda bile buraya gelirim, yarış seyrederim. Bu işin insan ömrünü uzatan bir özelliği de var bence. Çünkü her sabah 5’te kalkarız. İdmanlarımız erkendir. Öyle akşam gece yarılarına kadar oturayım diyemez bir at atrenörü. Otursan bile yine 5’te kalkacaksın, saatin belli. Daha erken saatlerde kalkan arkadaşlarımız da var. Onun için biz güneşin doğuşunu hiç kaçırmadık. Bu hayat tarzı bizim gibi orta yaşa gelen insanlara büyük bir zindelik veriyor. Meselâ yaşıtlarıma, okul arkadaşlarıma bakıyorum, benden yaşlı duruyorlar. Mecâzî mânâda onlar dede, biz daha genciz. Bu, işimiz sâyesindedir. Bizim işte hep bir heyecan vardır, adrenalin yüksektir. Hiçbir ânımdan şikâyetçi değilim.

Bunca yıl hipodromdasınız. Tabi acı tatlı sayısız anınız vardır. En unutamadığınız olay nedir?

O kadar çok ki. Kendi atlarım da vardı. Çok at koştum. Halit, Angora, Melihhan, Dark Child gibi iyi atlarla koştum hem de. Hepsi şampiyon atlardı, hep açık yarış kazandılar. Size Halit’ten bahsedeyim. Halit ârıza yaptı. rıza kelimesi atçılık lisânında nezâket gereğidir. Kemiği kırılan bir at için kullanılır. Halit’in de kemiği çatladı, onbeş ay koşamadık. Bir at için onbeş ay çok uzun süredir. Yarış atının ahırda kalması hakîkaten zordur. Yavaş yavaş, sabırla Halit’i hazırladık. İlk yarışını koştu, en geri geldi. Bunu bekliyordum zâten. Halit açık yarış atı, çok iyi bir at; ama onbeş ay sonra bir atın koşması hiç kolay değil. Sonra bir yarış daha koştuk, üçüncü oldu. Üçüncü olunca sanki çok büyük bir yarış kazanmış gibi sevinçten havaya fırladım. Hâlbuki normalde Halit’in o yarışları hep kazanması lâzım. Ondan sonraki yarışında da kazandı. Böyle olaylar başımızdan defalarca geçmiştir. Üzüntülü olaylar da oluyor tâbiî. Mesela Odinhan adında bir atımız vardı. Ankara’da Millî Savunma Bakanlığı Koşusu’nda ikinci oldu, potayı geçti ayağı kırıldı ve at sâhada kaldı. O olay bizi çok üzmüştür. Ama bunlar olur. Yarış içinde canlı varlıkla iş yaptığınız sürece bu tip olayların olmama şansı yoktur. İşin zorluğu bu. Allah rahmet eylesin, dedem, “Altından üstünden yel geçen şeyle iş yapma!” derdi. Ama biz altından üstünden yel geçen şeyle yıllardır iş yapıyoruz.

Bizdeki antrenörlük anlayışıyla Batı’da yapılan işin bazı farklılıkları var sanırım.

Siz ne dersiniz bu konuda?

Genel ilkeler açısından pek farklılık yok aslında. Onların çalışma koşulları biraz bizden farklı. Onlarda antrenöre çok büyük saygı var. Bizde maalesef o yok. Şimdi orada antrenör at sâhibinden önde geliyor. Antrenöre “boss”, yâni patron diyorlar. Antrenör orada her şey demektir. At sâhibi daha sonra gelir. At sâhibi atını antrenöre teslim eder. İnan ki kendi atını görmesi için bile antrenörden randevu alması lâzım. Maalesef Türkiye’mizde antrenöre saygı eskiden biraz daha iyiydi, şimdi hepten kaybettik. Açıkçası buna üzülüyorum. Çalışma şekillerine gelirsem onlar bu konuda da bir aşama bizden ileride. Türkiye’ye göre vitamin sistemi, idman sistemi, beslenme usûlü de değişiyor. Bir de seleksiyon olarak daha iyi atlarla çalışıyorlar. Bu yüzden alttan hep çok iyi kanlar geliyor. Yarışa uygun görmedikleri atları mezbahaya gönderiyorlar. Onlardan da kedi köpek maması yapılıyor. Batı'da bu çok doğal. Bizde böyle bir şey yapabilir misin? Biz kediye köpeğe atımızı verebilir miyiz? Mümkün değil, yüreğimiz el vermez.

Ciddî bir zihniyet fark› var diyelim…

Yurt dışına ilk gittiğimde kendi kendime “Türkiye’ye dönünce bir daha yarış sâhasının önünden geçmeyeceğim.” dedim. Çünkü bunların yaptığı atçılıksa bizimki değil, bizimki atçılıksa bunların yaptığı nedir? Döndüğümde daha soğukkanlı düşünme fırsatım oldu. Arkadaşlarımızla, biz de her şeyimizi sistemli yapabilir miyiz diye çok düşündük. Yurt dışına her gittiğimde, inanç ve eylem noktasında onlarla bizim aramızdaki farkları peyderpey tespit ettim. Bizde veterinere kimse inanmaz. “Veteriner ne bilir?” diyen adam var burada. Oraya gitseler, bir veterinere gösterilen saygıyı görseler acaba böyle bir şey söyleyebilirler mi? Boynunda steteskopuyla daha 20’li yaşlarında veteriner bir kız geçerken herkes ayağa kalkıp selam veriyor. O kıza vermiyorlar selâmı, onun mesleğine veriyorlar. Antrenörlere saygıda da böyleler. Ama bizim burada hiçbir şeye saygı yok, gerçekten üzülüyorum.

Bir antrenör bu verdiği hizmetlerin karşılığında ne kazanıyor.

Bu, antrenörün at sâhibi ile olan anlaşmasına bağlıdır. Antrenörün kânûnî hakkı yarış ikrâmiyesinden %10’dur. Tabiî maaş da alabilir. Ama fazla antrenörün çalıştığı ahırlarda o para bölünür. Meselâ %5 biri alır, %2.5 diğerleri alır gibi. Büyük ekürilerde birden fazla antrenör çalışır. Tek bir adamın yapacağı iş değildir. Meselâ bizde öyledir; bir ben, iki de yardımcım üç kişiyiz. Bizim burada şu an 11 atımız var. Ama bir ay sonra bu sayı 20 olacak. Paralar havuzdan paylaşılır. Ama bunun belli bir miktârı var tabiî. Baştaki adam yardımcılarından biraz fazla alır. Bu anlaşmaya bağlıdır. Maaş işi de öyle. Her at sâhibi maaş vermez. Ama maaşsız da olmuyor bu iş. Büyük eküriler asgarî ücret mukâbili paralar verir. Kazanç dersen, tamâmen atın yürümesine bağlıdır bu.

Peki, at sâhibi, antrenör vs derken bir at kaç hâneyi doyuruyor?

Şöyle düşünmek lazım: Bu, esâsında bir iş değildir. At sâhibi bu işten para kazanacak diye düşünürsek yanılırız. Bu iş bir hobidir. Bütün dünyâda bu böyledir. Ama para kazanır mısın? Kazanırsın. Bu işte asıl sâhada çalışanlar para kazanır. Yâni seyis, jokey, antrenör... Bir de bu atlara malzeme veren insanlar; yemci, otçu, talaşçı kazanır. At sâhibi için at hobi olmalıdır. Ama kazanmaz mı? işleri iyi giderse günün birinde o da kazanır. Fakat Türkiye’de sâdece para kazanmak amacıyla bu işi yapan at sâhipleri var.

İşinizin geleceğine dair ne söylersiniz?

Bugün artık herkes her şeyi biliyor, görüyor. Bilgiye çabuk ulaşıyoruz. Eskiden üç hipodromda yarış koşarken, şimdi dokuz hipodrom var. Eskiden jokeylerimiz belli sayıdaydı. Şimdi her hipodromda bizim bile tanımadığımız jokeyler yarış koşuyor. Ki biz eskiden câmiadaki herkesi tanırdık. At materyalinde yoğunlaşıp altyapıdan daha iyi kanlarla beslenirsek, atçılığımızın geleceği daha parlak olur kanaatindeyim. Biz geldik gidiyoruz, bundan sonrakiler iyi olsun. İnşallah iyi de olacaktır.