Atların Osmanlı toprakları dışına çıkarılmasına yasaklama getirilmesinin başlıca sebebi, bu havvanların gücüne hayâtın her safhasında duyulan büyük ihtiyaçtı. O dönemin yollarının pek çoğunun araba geçişine müsâit geniş yollar olmayışıyla atın önemi daha da artmaktaydı. Devletin, bizzat resmî işleri dışında da; seferlerde, gemi ile nakliyâtın mümkün olmadığı yerlerde sivillerden bargir temînine sıklıkla rastlanırdı. Ancak burada devletin el koyma yoluyla reâyâdan hayvan almadığını belirtmek gerekir. Özellikle menzil ve ulak sisteminde bâzı köy ahâlisine, vergilerine mukâbil bargir besletildiği bilinmektedir. Bunun yanı sıra meselâ göç-i hümâyun ve sâir ihtiyaç durumlarında da at hamallarından ücreti mukâbilinde istifâde olunurdu.
Atla bu kadar iç içe geçmiş bir toplumsal düzende hayvan hukûkuna dâir örneklerin sâdece kânunnâmelerde, arşiv belgelerinde değil, uygulamada da mevcûdiyetine dâir birçok veri bulunmaktadır. Bunlardan birisi, 1553’te kral Ferdinand’ın murahhaslarının yanında resmî bir görevi olmadan İstanbul’a gelen Hans Dernschwam’ın seyahat günlüğünde kaydettiği rivâyettir ki Osmanlı toplumunun hayvanlara karşı tutumuna iyi bir örnek teşkil etmektedir. Yazılana göre, 1542’lerde sadâret kaymakâmı olan Koca Mehmed Paşa, bir aşçı dükkânının önünde odun yüklü bir at görür. Sâhibi içeride karnını doyurmaktadır. Paşa köylüyü buldurur ve odunları atın sırtından indirerek adamın sırtına yükletir. Sonra bir akçalık ot aldırtarak ata verir ve at otu yiyinceye kadar adamı ayakta bekletir. At otu bitirince adama, “Önce odununu sat, karnını ondan sonra doyur, anladın mı?” der.1 Esâsen Dernschwam’ın bu hikâyeyi anlatmasındaki maksat, Paşa’nın tuhaf bir adam olduğunu vurgulamaktır.
Yük hayvanlarının hukûkuna dâir resmî bilgiler Osmanlı târihi kaynaklarında bir hayli eskilere dayanmaktadır. Meselâ 1502 yılında Bursa İhtisab Kânunnâmesi’nde, “Ve hammallar nalsuz at istihdam etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye.” hükmü bulunmaktadır.2 Sultan Selim dönemine âit Kânunnâme-i Sultan Selim Hân’ın 156. maddesinde ise “Atı ve katırı ve himârı nalsuz yürütmeyüp gözede, miktârından artık yük yüklenmeye. Eslemiyenün kâdı mârifeti ile hakkından geline ve aruk zebun davar kullandırmaya.” hükmünü yürütme görevi muhtesibe verilmiştir.3 1552 yılı Ocak ayında Süleymâniye Câmii inşaatında çalıştırılan hayvanların yiyeceklerine ihtimam gösterilmesinin ve yemlerinin vaktinde verilmesinin emredilmesi de Osmanlı’da hayvana verilen değerin bir başka örneğidir.4
Yukarıda da görüldüğü üzere bu husustaki temel kâideler XIX. asra kadar pek değişmemiştir. Nitekim hamal esnafıyla ilgili düzenlemelerde, hamalların uymak zorunda oldukları meslekî kurallardan bahsedilirken hayvanlarıyla ilgili olanlarına da hep vurgu yapılmaktadır ki bunlar; nalsız at kullanmamak, at ve eşeklerinin dinlenme ve tâtil hakkını gözetmek, hayvana fazla yük yüklememek olarak genellenebilir. Yalnız zaman içinde kuralların daha teferruatlandığı da belirtilmelidir. Yük hayvanlarının hukûkuna temas eden diğer örneklerde de bu durum görülebilir.
Kronolojik olarak tâkip edildiğinde değişmeyen köklü bir bakış açısının varlığı hissedilmektedir. Birbirine benzeyen pek çok örneğin bir kısmından bahsetmek bile durumu görmeye yeterlidir. Meselâ 1726 Mart ayında yapılan umûmî hamal kefillemesi sırasında hamalların uyacakları kurallar arasında istîmal olunan bargirlerin nalsız olmayacağına, ikindiden sonra hayvanlara yük tahmil olunmayacağına dâir düzenleme5 yine 1730 Eylül’ünde de nalsız beygir kullanılmayıp ikindiden sonra atlara yük vurulmayacağı şeklinde tekrar etmektedir. Yalnız bu târihte at hamalları da beygirlerine demir yüklemek istemediklerini bildirmişler ve talepleri kabul edilmiştir.6
1812 Aralık ayı sonu ile 1813 Ocak başına târihlenebilecek şer’iyye siciline kaydedilen başka bir hükümde hamalların mal hırsıyla iki merkebe yüklenecek miktarda keresteyi bir merkebe yükleyerek taşımaları hayvana meşakkat verdiğinden hamallar kethüdâsının bu husûsa dikkat etmesi istenmiştir. Ayrıca hükmün işlerliğinin sağlanması için doğrudan İstanbul kadısına kontroller yapması görevi verilmiştir. Bu hükümde en ilgi çekici olan ise kadılıkta tutulan defterin derkenârına konu başlığı olarak “hukûk-ı hayvânâta” ibâresinin yazılmasıdır. Genel hukuk (âile, cezâ vs) yanında, hayvanların hakları olarak bir kısmın tahsîsi ancak modern hukukta ve son dönemlerde rastlanan hayvan hukûkuna dâir duyarlı bir zihniyetin eski târihlerdeki belgesidir.7