Ancak, çocuk söylenenlerin hepsine peki diyecek bir karakterde olmamakla birlikte, bozulmamış bir yapıda olduğundan, Süheyl Hoca’nın şeker alması için verdiği yarım lirayı almayı zorlukla kabul etmiştir. Bu sırada Çoban Çeşmesi’ne geldiklerinden, ayrılmak zorunda kalmışlardır. Süheyl Hoca, çeşmeyi incelemeye başlamış ve hemen namazgâhı olmadığını fark etmiştir. Dörtyol ağzında olduğunu söylediği bu çeşme, harıl harıl ve kesintisiz akmaktadır. Çeşmenin taşlarının düşmüş olduğunu gören Süheyl Hoca, taşların nasıl düştüğüne aklının pek ermediğini, çeşmenin kendisine bâzı saldırgan şahısların düşürdüğünü söyler gibi hüzünle baktığını belirterek bu konudaki düşüncelerini aktarmaktadır. Çeşmenin kitâbesini, “Sâhibü’l- hayrât ve’l- hasenât ve râ’ifetü’l- cenneti ve’d-derecât Mumcu el-Hâcc İsmail Ağa” şeklinde okuduğunu, ayrıca hem çizimini yaptığını hem de fotoğrafını aldığını bildirmektedir. Târihini ise (15 Zilkade 1236/9 Aralık 1908) olarak kaydetmiştir. Bu noktada Veliefendi hipodromu, ahırlar ve bu müştemilâta âit yapıların sona erdiğini, hemen karşısında bir çayırın başladığından söz etmektedir. Çayırın etrâfının ihmal edilmiş olmakla birlikte, ana alan olarak yeşillik içinde olduğunu, bu arada Veliefendi’yi sorduğunu zikretmektedir.
Kendisine buradan kıvrılıp dar bir asfaltı tâkip etmesi söylenince yine yola koyulmuş ve bir 15 dakîka daha yürüdükten sonra vardığı Veliefendi Çayırı’nı, iki-üç asırlık çınarlarından tanıdığını anlatmaktadır. Çınarların yanına geldiğinde yaklaşık yirmi kadarını saydığını bildirmektedir. Çeşmenin bozulmuş namazgâhını ondördü büyük, üç asırlık çınarların sardığını ve bunların her birinde bir kahve açılabileceğini esefle söylemektedir. Bu çınarları Küçükçekmece istasyonu yanındakine benzeten Süheyl Hoca, o çınarın yola mâni oluyor diye kesildiğini belirterek, “Fakat onları kestirenlerin kafası niye kesilmez bilmem.” diyerek kızgınlığını ve konuya olan hassâsiyetini dile getirmektedir. Yine Süheyl Hoca’nın anlattığına göre, Küçükyalı’da Fâtih Sultan Mehmed’in diktirdiği beş asırlık iki çınar ile ibâdet ettiği namazgâhın, muhtarın uygun bulması ve kaymakamın onayıyla yok edilmiştir. Bahâne olarak yola mâni oldukları öne sürülmekle birlikte gerçek sebep, orada birisinin dükkânının önünü kapaması ve ticârî kazancına engel olmasıdır. Veliefendi’de de nüfûzunu kullanmanın yol açtığı kötü sonuçlardan biri olarak elektrik çifte direği çakıldıktan sonra “güzel olmuyor” diye üç asırlık iki çınarın kesilip yerde ruhsuz varlıklar gibi yatmasına işâret etmektedir. Bu çınarların ileride buradan geçecek Londra Asfaltı’na da engel olmayacağını, bu gaddarlığı yapanların belli olmadıklarını, ne yapılsa bulunamayacaklarını ve baş suçluların da buraları denetime tâbi tutmayanların olduğunu sözlerine eklemektedir. Marmara’nın şöyle bir dönümlük yerinde şiddetli bir lodosunu söndüren bu asırlar görmüş güzel çeşmenin bulunduğu alana baktıktan sonra, ömründe böyle bakımsız bir yer görmediğini ve utandığını söylemektedir.
Ayrıca, çocukların eğlence yeri olan bu alanda, kadın ve kızları çeşmeden su doldururken rahatsız etmesinler diye, demokratlar zamânında en kötü cinsinden briketlerle bir dirsekli duvar yapıldığını kaydetmektedir. Ancak duvarın burasını târif edilmez derecede öylesine karartıp kirlettiğini kaydederken, sanki birisinin utanç duvarının bir parçasını getirip buraya diktiği benzetmesinde bulunmaktadır. Sanki burasının İstanbul’un bir köşesi değil de, çeşmesiyle buraya atılmış bir mezbelelik olduğunu ve Veliefendi’nin asırlardır pitoresk güzelliğinin şâhidi olan çınarlardan utandığı şeklinde ifâde etmektedir. Bu alanın utanılacak bir hâlde olmasında, ne Eski Eserleri Koruma Encümeni’nin ne Anıtlar Yüksek Kurulu’nun ve özellikle ismi var cismi yok yerel belediyenin suçu olmadığından bahsederken, söz konusu durumdan İstanbul Belediyesi’nin bile haberleri olmadığını eklemektedir. Aslında buraya her zaman ulaşımı sağlayan hafif bozuk da olsa bir asfalt yolun Osmâniye’den uzandığını, ancak buna rağmen gelip göreninin olmadığını belirtmektedir. Diğer taraftan, Veliefendi Çayırı’nın perîşanlığının da kendisine başka bir üzüntü kaynağı olduğunu, kışın su biriktiğinden gecekondu olmadığına sevinmektedir. Ne var ki burasını çevreleyen yamaçlarda en kötü hâldeki gecekonduların sefâlet içindeki halk ile dolduğundan söz ederken “Adı gecekondu ama bunların hiç gündüz kontrolü ve düzeni yok, yok.” demektedir.
Çeşme hakkında bilgilere de yer veren Süheyl Hoca, kesme taşla yapıldığını, îtinâ edilmekle birlikte kitâbesinin bulunmadığını, yâni aslında var olmakla birlikte sonradan kaybolmadığına dikkati çekmektedir. Halkın telaffuzuna göre “Velefendi” diye söylenen Veliyyüddin Efendi’nin mükemmel bir tâlik üstâdı olmasından dolayı kendisinin bir kitâbe yazmamasına şaşırdığını ve bir kitâbe yerinin dahi olmadığını bildirmektedir. Ancak yol seviyesine göre çeşmenin biraz aşağıda olduğunu, zamânında kenarlarına yine kesme taşlarla iki metre kadar duvar yapıldı- ğını ve duvarın alt kısmının kalitesiz, üst kısmının kesme taşlarla örüldüğünü kaydetmektedir. Bundan başka, çeşmenin arkasında oyuk bir şekil gözüne çarpmıştır. Ne olduğunu anlayamamakla birlikte, mihrap işâretine benzetmektedir.