Orta Asya’da Çinliler, bir gün içerisinde 500 km yol giden Türk cennet atlarının soyunu bozmuştur. Bu atlar, Avrupalılar tarafından da çeşitli politikalar ile ya Avrupa’ya götürülmüş veya yok edilmiş, böylece bugün dünyâmız bu atlardan mahrum kalmıştır.
XVI. yüzyılda Osmanlı ordusundaki süvâri sayısı 200 bine yükselmiştir. Bu kuvvet, zamânının en büyük kuvvetidir. Prof. İhsan Abidin Akıncı, bugünkü modern haraların Avrupa’da henüz bilinmediği XV. ve XVI. yüzyılda Osmanlılarda hara teşkîlâtına tekâbül eden “Hayvanât Ocakları” teşkîlâtının çok ileri vaziyette olduğunu kaydeder. Edirne, Dimetoka, Filibe, Selânik, Eskişehir ve çevresinde 19 at yetiştirme ocağı mevcut idi. Her bir ocak, bir ocak ağası idâresinde idi. Bu ocakların ihtiyâcı karşılayacak binâları, meraları, çayırları, zirâat arâzileri, orman ve koruları vardı. Bu ocakların vazîfesi; devlete at, katır, deve yetiştirmek, lüzûmu hâlinde at neslini ıslâh etmekti. Buralarda Arap, Acem, Buğdan (Romanya, Macaristan) atları ile Anadolu Türk atları arasında melezlemeler yapılırdı. Osmanlı imparatorluğunun idârî bozukluklar nedeniyle gerilemeye yüz tutması sonucu; Türk atçılığı da gerilemeye başlamıştır. Bunun netîcesi olarak Türk atçılığı ıslâh ve üretim teşkîlâtı bozulmuş ve sipâhî teşkîlâtı çökmüştür. Yapılan hatâ şuydu: Yabancı devletler, Osmanlı imparatorluğuna topçu, süvâri ve bunun gibi ordu hizmetine yarayacak atları çok ucuz fiyatlarla sattılar. Bunun üzerine Osmanlı hükûmeti, halk elinden uzun zaman at satın almadı ve zâten Osmanlı imparatorluğunun gerileme devrinde ekonomik durumu bozulan halk, atları devlete satamayınca ucuz fiyata en kıymetli atları elinden çıkarmaya başladı. Bu sefer Avrupalılar bu atları ucuz fiyatla kapıp gittiler ve bu durum atçılığın çöküşüne sebebiyet verdi. Meşrûtiyet döneminde de damızlıklar yok pahasına satılmışlardır. Atları cambazlar, ecnebîler; damızlık sığırları ise kasaplar almışlardır. Bu sûretle atçılık ve hayvan ıslâhı târihten büsbütün silinmiştir. İstiklal Harbi’nde ise kalan iyi atlar da orduya alınınca halkın elinde küçük irtifâlı atlar kalmıştır. Eskiden Osmanlı savaş atları ortalama 1.52 m yükseklikte iken bugün Türk atlarının genellikle âzamî yüksekliği 1.34 m yüksekliktedir. Bu yüksekliği geçen atlar enderdir. 1960-1975 yılları arasında Türk atçılığı görülmemiş bir darbe daha yemiştir. Bu dönemlerde benzinin son derece ucuz olması ve traktörün yaygınlaşmasıyla ve Türkiye’de (Kur’an’da yasak olmamasına rağmen) at eti yeme alışkanlığı olmadığı ve at yetiştirme işi bir külfet hâline geldiği için halk, atlarını elinden çıkarmıştır. Bu dönemde 650 bin Türk atı değerinin 1/6 fiyatına Avrupa’ya götürülmüş, iyiler damızlık olarak kullanılmış, diğerleri ise kasaplık olarak tüketilmiştir. Bu arada devletin ıslâh edip yetiştirdiği Karacabey atı ve Karacabey nonius atı ırkları haralardan kaldırılmıştır. Türkiye’de atçılık; halkın elindeki atların kayıtları tutulmadığı ve devletçe yol gösterilip teşvik edilmediği için tamâmen çökmüştür. Bugün Türkiye’deki at sayısının 400 binin altına düştüğü tahmin edilmektedir. Atçılığımızın gelişmesi ve at sayımızın çoğalması ile ülkemize iki önemli fayda sağlamak olanağımız vardır: 1) Şehirlerarası ulaşım ve nakliye, fabrikalar ve büyük inşaatlar hâricinde taşradaki işlerde atı kullanırsak dış menşeli petrol alımında %40 tasarruf ve dolayısıyla döviz tasarrufu sağlanır. 2) Eğer Türkiye bir harbe girerse ticârî, siyâsî ve sosyal faâliyetlerini, at sâyesinde aksatmadan yürütebilir. Motorlar, ithal ettiğimiz yakıtı yakıp %35’ini ancak yararlı hâle çevirirken at Türkiye’de bulunan ve tarım artığı olan ot ve kırpıntının %40’ını yararlı işe çeviriyor. Üstelik bir de diğer gübrelerden çok daha değerli olan at gübresi elde ediliyor. 3 kg at gübresinden 1 kg yemeklik mantar üretildiği göz önüne alınırsa at gübresinin önemi görülmüş olur.