Öncelikli olarak geçmiş medeniyet birikimi üzerinden şehircilik ilkelerinin ve kurallarının temel ölçüt olarak belirlenmesi gerekiyor. Bu anlamda özellikle Turgut Cansever’in üzerinde yoğunlaştığı Osmanlı şehri temel model olarak saptanabilir. Buna bağlı olarak günümüzün de kriterlerini içerecek şekilde şehirleşme stratejisini devreye sokmak gerekiyor. Bu şehirleşme stratejisine özellikle halkın katılımı çok önemlidir. Halkın yanında konut ve diğer kentsel mekânların inşaatında önemli bir rol oynayan müteahhitlerin katılımı da çok önemlidir. Halkın ve müteahhitlerin işbirliği temelinde şehirler medeniyet perspektifi ve telakkisi üzerine inşa edilmelidir. Hiçbir inşa faaliyeti kontrolsüz ve denetlenemez olmamalıdır. Kentlerin modernleşme sonrasındaki kontrolsüz aşırı büyümeleri ancak bu yöntemle durdurulabilir. Unutulmaması gereken temel nokta elimizdeki mevcut kentin sürdürülebilir olmadığıdır.Artık ekolojik bir çözümlemeye ihtiyaç duyuyoruz. Talepten bağımsız bir şekilde aşırı pahalı konut üretimine dayalı bir ekonomi kriz meyilli olmaya devam edecektir. Harvey’in belirttiği üzere bu kadar aşırı bir konut üretimine dayalı bir ekonomik işleyiş “konut balonunun patlaması” ile neticelenecektir.
Konut ev’e dönüştürülmeli, kent de şehir niteliği kazanabilmelidir. Komşuluk ilişkileri korunmalı ve yaşatılmaya çalışılması lazımdır. Ihtiyaçtan fazlasının tüketimine dayalı israf ekonomisi terk edilerek, daha sade ve mütevazı, ekolojik bir yaşam tarzının “genel kültür” haline getirilmesi lazımdır. Konutun temel bir barınma hakkı olduğu unutulmamalıdır. Zenginlerin ve fakirlerin neredeyse birbirlerinden tamamen ayrı dünyalarda yaşadığını gösteren kentsel alandaki mekânsal segregasyon ve buna bağlı konut üretim pratikleri (güvenlikli siteler) terk edilmelidir.
Bunun için kentsel alanlar âcilen bölgelendirilerek kentin çeperindeki boş araziler arsa haline getirilerek yeni mahalleler inşa edilmelidir. Bu oluşturulacak yeni mahalleler de dikey şehirleşme kesinlikle olmamalıdır. Cansever’in konut sorununa bir çözüm olarak önerdiği “Türk Evi” model alınmalıdır. Bu modele bağlı olarak geliştirilecek ev ve buna bağlı mahalle projeleri ile yeni şehirler inşa edilmelidir. Bugün itibariyle tamamen Turgut Cansever’in görüşlerinden hareketle nüfusu 25 bin olarak belirlenmiş bir mahalle projesi hazır hâldedir. Uygulanmasının önünde hiçbir bilimsel engel bulunmamaktadır.
Eğer bu gerçekleştirilirse bundan tüm aktörler kazançlı çıkacaktır. Bu şehirleşme hareketinden toplumun tüm kesimleri (özellikle alt sınıflar, kent yoksulları) olumlu etkilenecektir. Diğer yandan modernleşme sürecinde uygulanan yanlış politikalardan ötürü bir türlü engellenemeyen büyükşehirler üzerindeki nüfus ve demografi baskısı azalacaktır. Istanbul merkezli kalkınma diğer bölgelere aktarılacaktır. Almanya modelinde olduğu gibi yıldız kümesi merkezli bir örgütlenmeye gidilmesi, her bir “metropoliten bölgeyi” çekim merkezi haline getirecektir. Dolayısıyla konut üretimini artık Istanbul merkezli olmaktan çıkararak özellikle Anadolu coğrafyasında yeni şehirler inşa etme meselesine yoğunlaşmak zorundayız.
Tam olarak söylemek gerekirse yeni şehirler inşa etmek gibi bir mecburiyetimiz var. Bu işe öncelikle şehrin bir cüzü olan mahalleden başlanmalıdır. Her bir mahallenin de birbiriyle eklemlenmesi ile ortaya şehir çıkmalıdır. Bu da ancak ufki şehir paradigması ile gerçekleştirilebilir. Şehir demek de medeniyet demektir. Medeniyet ise güç demektir. Ürettiğiniz şehirler sizin medeniyetinizin ölçüsüdürler. Bu da bir kimlik meselesidir. Bizim böyle bir medeniyet birikimimiz var, bundan kimsenin bir şüphesi yok. Bu toprakların belki de en zor zamanlarında bile Turgut Cansever gibi mimar çıkıyor ve bu kadar değerli fikri ortaya atabiliyor. Ancak Cansever’in hayat hikayesine en sıradan bir bakış bile, onun tüm karar aşamalarında nasıl diskalifiye edildiğini anlayabilir. Eğer zamanında Cansever’e kulak verilseydi bugün sözgelimi Istanbul bu kadar ucubeleşir miydi? Istanbul’u bu şekliyle planlayanların sonucunda bu kadar insan, hayatının önemli bir kısmını trafikte geçiriyor ve bu kadar ulaşım maliyetini bir hiç uğruna israf ediyor. Bu kadar çok altyapı maliyeti, ulaşım harcaması, işletme maliyeti vs. hangi şehircilik ilkesi ile açıklanabilir, bunu anlamak zor.
Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde yatay şehirleşme benimsenmişken bizde bu kadar yoğun oranda dikey şehirleşmenin oluşması üzerine düşünülmelidir. Bunda zihniyet faktörünün etkisi olmakla birlikte, rant süreçlerinin temel belirleyici olduğu görülmektedir. Dolayısıyla âcilen kentsel toprağı rant aracı olarak gören yaklaşımın terk edilmesi gerekiyor. Recep Bozlağan’ın ifade ettiği gibi oldukça dar alanlarda sıkışmış bir şekilde yaşıyoruz. Belediyeler her ne kadar yasal mevzuattan olumsuz etkilenseler de âcilen arsa üretmeleri gerekmektedir. Bir spekülatif kazanç biçimi olarak rantın bu kadar belirleyici olmasının önüne ancak daha fazla arsa üreterek geçilebilir.
Oluşturulacak olan bu arsalarda da yeni şehirler inşa edilmelidir ve bu kesinlikle ufki yerleşim perspektifi ile yapılmalıdır. Insanlar bugün bahçesi olan evi talep etmektedirler. Apartman yığınlarından memnun değillerdir. Bu yöntem sayesinde alt sınıf üyelerinin dahi evleri bir mimarın elinden çıkmış olacaktır. Günümüz teknolojisinin son yöntemlerine göre yapılmış olacak, ciddi oranda enerji tasarrufu yapılmış olacak ve israfın da önüne geçilmiş olunacaktır. Bunun ise ülke ekonomisine katkısı olduğu kadar, toplum huzurunun artmasına da katkıları olacaktır. Ufki yerleşim yoluyla mekânsal eşitsizlik azalacak, komşuluk artacak, yardımlaşma ve dayanışma merkezli ilişki ağları devreye girerek, toplumsal kalkınma da sağlanmış olacaktır. Bunlardan ötürü bu kentsel reform sürecine âcilen başlanması ve herkesin sorumluluk alması bir zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.