Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

Abdülbâkî Nâsır Dede
Ekrem Sakar

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

Abdülbâkî Nâsır Dede
Ekrem Sakar

http://www.zdergisi.istanbul/makale/abdulbaki-nasir-dede-171

Turuk-ı aliyyede, yâni alâ silsiletihim elden ele icâzetle ve gönülden gönüle muhabbetle devam eden ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisindeki sûfî kurumlarda, tekkenin başına mürşit olarak geçen kişinin liyâkatine bakılırdı. “Beşik şeyhliği” adı verilen, babası şeyh diye oğlu da şeyh olacak biçiminde bir tatbîkat söz konusu değildi. Ancak, ehl-i tasavvufl a çevrili bir muhitte yetişen bâzı kimselerin, istîdâdı ve kâbiliyeti netîcesinde postnişin olması gâyet normal karşılanırdı. İstanbul Yenikapı semtinde doğan Abdülbâkî Nâsır Efendi de bunlardan biriydi. Pederi Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhlerinden Ebubekir Dede, vâlidesi Galata Mevlevîhânesi şeyhlerinden Kutbü’n-nâyî Osman Dede’nin kızı Saîde Hanım olan Abdülbâkî Nâsır Efendi’nin Mevlevîlikle irtibâtı işte henüz âileden başlamıştı.

İlk tahsîlini şeyh olan babasından gören Nâsır Efendi, onun 1775 senesinde âhirete doğmasının akabinde Milasmüftüsüzâde Halil Efendi’den Arapça, Farsça ve dînî ilimleri öğrendi. Mâlûm olunduğu üzere ilim öğrenmek her Müslümana farzdı ve bilhassa Mevlevî dervişleri bir ilim kesbetmeye ehemmiyet verirlerdi. Ayrıca Mevlevî dergâhında büyümüş olması, onu doğal olarak müzik ile erken yaşlarda tanıştırmıştı. Zîra Mevlevî tekkeleri, mûsıkîsi ile olsun semâsı ile olsun dünyânın en estetik zikir ritüellerinin icrâ edildiği yerlerdi. Dergâhta semâ meşk ederken bir yandan da mûsıkîşinaslardan mûsıkî bilgisi edindi.

Ağabeyi olan Ali Nutkî Dede’nin şeyhliği esnâsında Mevlevîhâne’nin neyzenbaşılığı vazîfesini üstlendi. Nitekim bu çalgıya olan yeteneğiyle bilâhare meşhur neyzenler arasında zikredilecekti. 1794 yılında Yenikapı’daki dergâhın kafesçisi Şerife Ayşe Hatun’un kızı Şerife Nefîse Hanım ile evlenen Nâsır Efendi’nin bu izdivâcından beş erkek ve bir de kız çocuğu dünyâya gelmiştir. Ağabeyi Ali Nutkî Dede’nin 1801’de irtihâlinin ardından 1001 günlük çilesini tamamlayarak “dede” olan Nâsır Dede, Hacı Mehmed Çelebi tarafından şeyhlik destârı giydirilerek Mevlevîhâne’nin 14. şeyhi olarak postluk makâmına tâyin edilmişti. Bunun yanı sıra, Kazasker Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendi tarafından tekkenin vakıf işlerine bakmakla da görevlendirilmişti. İki yıl mesnevîhanlık da yapan Nâsır Dede, tam 17 sene şeyhlik makâmında bulundu. Hassaten III. Selim ve II. Mahmud devirlerinde şöhret bulan, her iki pâdişahtan da gördüğü yakın ilgi, yetiştirdiği dervişler ve bestelediği eserler sâyesinde Abdülbâkî Nâsır Dede’nin adı, 23 Şubat 1821 târihli vefâtından sonra dahi unutulmayacaktı. Mezar taşında Safâî tarafından: “Âlem-i lâhûta cân atdı bu dem Bâkî Dede” şeklinde vefâtına düşülen târih mısrâı yer alır. (h. 1236) Özellikle mûsıkî sâhasında çok mühim bir şahsiyet olan Nâsır Dede, hepimizin mâlûmu olan büyük mûsıkîşinas Hammâmîzâde İsmail Dede’nin ney hocalığını yapmış, Sultan II. Mahmud’un huzûrunda icrâ olunan küme fasıllarında bulunmuş, acem-buselik ve ısfahan makamlarında iki Mevlevî âyini bestelemiş, bununla da kalmayıp bir nota sistemi ile beş makam ve yirmi iki vuruşlu bir usûl îcat etmiş bir sanatçıdır.

Abdülbâkî Nâsır Dede, rahle-i tedrîsinden geçirdikleri dışında yazılı olarak da birkaç eser bırakmıştır. Bunlar; takrîben 3 bin beyit yekûnunda şiirlerini ihtivâ eden Dîvân’ı, Ahmed Eflakî’nin Menâkıbü’l- Ârifîn adlı eserine yaptığı tercüme, Tuhfe-i Şâhidî isimli Farsça-Türkçe lugatin Safiyullah Musa Dede tarafından yapılan Arapçaya tercümesi olan Ta’rîb-i Şâhidî›ye yazdığı şerh, Ali Nutkî Dede›- nin yazmaya başladığı Defter-i Dervîşân’a yazdığı kısımlar, 136 makam ve 21 usûlü açıkladığı Tedkîk ü Tahkîk, kendisinin îcat ettiği nota sistemini îzah eden ve bu notayla yazılmış dört besteyi içeren Tahrîriyye’si bunlar arasında zikredilebilir. Edebî zevki de mûsıkî zevki gibi gelişmiş olan Nâsır Dede’nin Arapça ve Farsça şiirlerinin yanı sıra etrâfındakilerin doğum, ölüm ve sakal bırakma gibi hâdiselere binâen düştüğü târihler mevcuttur. Çoğu rindâne ve âşıkâne olup duygularını samîmî, içten ve coşkulu olarak ifâde eden Nâsır Dede’nin güzîde şiirlerinden birini örnek olarak burada verelim ve kısaca açıklamaya çalışalım:1 Gönül sûrâh sûrâh oldu zahm-ı çeşm-i dilberden / Çıkar dûd-ı siyeh âh eyledikçe sanki micmerden / Ne bilsin zâhid-i huşk âşıkânın âh-ı şebhâsın / Ne kesb-i zevk-ı mesdûdu’l-meşâmm-ı bû-yı anberden / Eder mi bî-basîret gayrılardan fark-ı sâhib-dil / Nümâyişde ne var âmâya fark-ı seng-i cevherden / Nevâ yokdur sadâ-yı sâzdan zühhâd-ı zerrâka / Girer mi gûşuna gayrı sadâ-yı sîm ile zerden / Gubâr-ı âstân-ı Hazret-i Mollâ-yı şemmeyle / Dimâğ-ı câna Nâsır yeğdir elbet müşg-i ezferden.

İlk beyitte şâir, “Gönül, sevgilinin gözünün açtığı yarayla öyle delik deşik oldu ki onun ‘âh’ demesi, buhurdandan çıkan kara dumana benzer.” demiştir. Eski şiirde sevgili, ister mecâzî ister ilâhî olsun, gözüyle ve bakışlarıyla âşık üzerinde çok etkilidir. Sevgilinin âşığına ettiği ufacık bir nazar, onu tesîri altına almaya ve büyülemeye yeter. Ayrıca sevgilinin gözü, üzerindeki kirpikler âşığın gönlüne saplanan oklara benzetilmesi sûretiyle yaralayıcıdır. İşte şâirin de gönlü delik deşik olmuştur. Bunun micmer ile irtibatlandırılması mânîdardır. Çünkü âşığın ciğeri, sînesi, gönlü, hatta kendisi, aşkın harâretiyle yanması hasebiyle içinde tütsü yakılan kap olan micmere benzetilirdi. Lâkin bu latif bir yanıştır; buhurdanlıktan çıkan kara dumanın kokusunun hoş olması gibi. Âşığın aşk ateşiyle gönlünden çıkan bir dumana teşbih edilen âh sesi, işte bu micmerden çıkan kara duman gibidir. Eski şiirde âşıklar, aşklarının harâretiyle sürekli âh diyen kimseler olarak tasvir edilirler. İkinci beyitte, “Kaba sofu, âşıkların geceleri çektiği âhı nereden bilsin, amber kokusunu duyacak yeri tıkanmış onun, bu zevkten mahrumdur o.” demiştir. Zâhit, aslında anlam olarak züht sâhibi, yâni her türlü dünya zevkine sırt çevirip kendini ibâdete veren kimse demektir ki bu iyi bir şeydir. Ancak şiirlerde geçen zâhit ile kastedilen, içinden geldiği için veya Cenâb-ı Hakk’a muhabbet beslediği için değil de menfaat îcâbı ibâdet eden, dîni içselleştiremeyip de sâdece dış görünüşe takılan, kendisi gibi olmayanları din dâiresinin dışında sanan yobaz tiplerdir. Zâhid-i huşk, kuru ve kaba sofu/ bağnaz mânâsına gelir. Amber, Hint denizlerinde yaşayan bir çeşit ada balığından elde edilen yumuşak ve yapışkan, mükemmel kokan bir maddeydi. Güzel kokunun sembolü olmuştu. Kaba sofular, âşıkların geceleri sevgilileri için çektikleri âhları, yâni gönül ıztıraplarını bilecek hassâsiyetten mahrumdurlar. Aynı, koku alamayan bir kimsenin amber kokusunu duyamayacağı gibi. O kişiye kokuyu ne kadar târif etseler de kokuyu suyan bir insan gibi o zevki tadamaz. Hatta belki kendisi alamıyor diye kokunun varlığını bile inkâr edebilir.

Nâsır Dede, büyük mûsıkîşinas Hammâmîzâde İsmail Dede’nin ney hocalığını yapmış, Sultan II. Mahmud’un huzûrunda icrâ olunan küme fasıllarında bulunmuş, iki farklı makamda Mevlevî âyini bestelemiştir

Üçüncü beyitte, “Basîret sâhibi olmayan kişi, gönül sâhibi bir kimsenin diğer insanlardan farkını anlayabilir mi hiç, kör olan birisi için mücevher taşının farkı nedir ki?” demiştir. Basîretli olmak, ön görüş sâhibi olmak, olayların iç yüzünü görebilmek demektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de basîret sâhibi insanlardan birkaç kez bahsedilir. Söz gelimi bir âyet-i kerîmede basîret sâhiplerine hitâben, “Artık ey basîret sâhipleri, ibret alın!” denmiştir (Haşr sûresi, 2. âyet). Dolayısıyla bu insanlar, gönül sâhibi kimseleri, yâni Allâh’ı sevenleri ve Allâh’ın sevdiklerini diğer insanlardan ayırabilirler. Kalp gözü kapanmış ve gönül aynası kararmış bir insanın karşısına evliyâullahtan biri çıktığı takdirde onun kadr u kıymetini idrak etmesi mümkün değildir. Bu, aynı gözü görmeyen bir kişinin kıymetli bir taş ile normal bir taş arasındaki farkı ayırt edememesine benzer. İkisi de taştır; ama değerleri farklıdır. Bunu anlayabilmek için görmek şarttır. İnsanın kıymetlisini görmek de baş gözünün değil, kalp gözünün görebilmesiyle mümkündür.

Dördüncü beyitte, “İki yüzlü kaba sofulara sazın sesinin nağmesi yoktur, kulağına altın ve gümüşün sesinden başka ses girer mi?” demiştir. Eski şiirde, genellikle her beytin kendi içinde anlam bütünlüğü olur. Lâkin bu beyitler arasında kopukluk olduğu ya da şiirde bir kompozisyonun bulunmadığı anlamına gelmez. Çünkü görüldüğü üzere bu beyitte önceki iki beyitle anlamca ilgili olarak kaba sofu eleştirisi devam etmektedir. İkinci beyitte koku alma duyusundan, üçüncü beyitte görme duyusundan misal veren şâir, bu kez işitme duyusundan örnek vermiştir. Onlar için sazdan çıkan güzel, âhenkli ses bir şey ifâde etmez, ilgilerini çeken tek ses altın ve gümüşün, yâni paranın sesidir, demiştir. Maddiyata ve dünya zevklerine düşkün olan kişilerin mânevî lezzetlerden behresi olamaz. Sanattan, incelikten, estetikten yoksun ve rûhen derinleşememiş insanlara o zamanlar yapılan tenkit, aslında günümüze de uyarlanabilir. Zîra bugün de dindar olduğunu iddia edip “Mûsıkî haramdır.” diyen, fakat iş paraya gelince her türlü düzenbazlığı, kul hakkını câiz gören tiplerden bahsedilebilir.

Beşinci beyitte, “Ey Nâsır, Hazret-i Mollâ’nın (Mevlânâ’nın) eşiğinin tozunu bir kere koklayıvermek can dimağına güzel kokulu miskten daha hoş gelir.” demiştir. Eski şiirde, şâirler umûmiyetle son beyitte kim olduklarını belli etmek için bir bahâneyle mahlaslarını şiire dâhil ederler. Nâsır Dede de kendisine hitap edermiş gibi yapıp aslında şiiri okuyanlara bu beyitte mesaj vermiş. Misk, Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan bir tür erkek ceylânın göbeğinden düşen urun ham madde olarak kullanılmasıyla elde edilen enfes bir kokuydu ve güzel kokunun sembolü olarak şiirlerde geçerdi. Şâir, tarîkatının, yâni Mevlevîlerin pîri olan Hz. Mevlânâ’nın adını zikrederek, onun bastığı yerin tozunu koklamanın misk kokusundan daha güzel olduğunu dile getirmiştir. Bırakalım kendisini, bırakalım bastığı yeri, bastığı yerden kalkan tozun bile kokusunun misk kokusundan daha nefis olduğunu söyleyerek mensup bulunduğu mânevî yolun sâhibine olan bağlılığını, son derece edebî bir şekilde ifâde etmiştir.

  1. Abdülbaki Nâsır Dede’nin hayâtı hakkında daha fazla bilgi için bkz. Nuri Özcan, “Abdülbâkî Nâsır Dede”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. I, İstanbul, 1988, s. 199; Hüseyin Vassaf, Sefîne-i Evliyâ, V, 207. Şiirleri için bkz. Melek Bıyık, Abdülbâkî Nâsır Dede Divânı, Yüksek Lisans Tezi, 1996, Marmara Üniversitesi TAE.