Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

Atlı Cirit Ve Rahvan Binicilik
İbrahim Yıldıran

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

Atlı Cirit Ve Rahvan Binicilik
İbrahim Yıldıran

https://www.zdergisi.istanbul/makale/atli-cirit-ve-rahvan-binicilik-206

Kuzey Avrasya’nın geniş bozkırlarında doğan ve atı sosyal, ekonomik, siyâsî, askerî ve dinsel KUZEY Avrasya’nın geniş bozkırlarında doğan ve atı sosyal, ekonomik, siyâsî, askerî ve dinsel hayâtın vazgeçilmez unsuru yapan Türk göçebe kültürü, merkezinde at olan zengin bir sportif aktivite repertuarını da ortaya çıkarmış, günümüzde Türkiye’de ve Türk dünyâsında hâlen uygulanmakta olan bayge, oğlak kapmaca (gökbörü/buzkaşi), gümüş kapma, atlı güreş, kız kovalama, cambı atma, atlı cirit ve rahvan/yorga at yarışları gibi çok sayıda atlı sporu mîras bırakmıştır.1 Bu geleneksel sporlardan ülkemizde hâlen uygulananlar atlı cirit ve rahvan yarıştır.

Palmiye dalından cirite

Cirit oyunu, dünya atlı spor kültürünün otantik formuyla günümüze kadar ulaşabilmiş ender örneklerindendir. Kökeni konusunda çeşitli teoriler öne sürülmüş olsa da ağırlıklı görüş oyunun Türklerle özdeşleşmiş olduğu yönündedir. Bunun haklı bir gerekçesi oyuna Türklerin hâkim ya da etkin oldukları coğrafyalarda rastlanması, çekildikleri yerlerde ise oyunun artık görülmeyişidir. Cirit, Arapça “cerid” kelimesinden türemiştir ve yaprakları soyulmuş palmiye dalı anlamındadır. Oyuna adını veren cirit, aynı zamanda geçmişte atlı birliklerin kullandığı 75–80 cm uzunluğunda, büyük ölçüde demirden, ucu sivri bir savaş silâhıdır.2 Oyun, bu kısa mızrağın savaşta optimal kullanımına yönelik egzersizlerden doğmuş olmalıdır. Ucu köreltilmiş ciridi dört nala giden at üzerinde rakîbe isâbet ettirmek ve atılan ciritten korunmak esâsına dayalı oyunun bu temel karakteri asırlardır değişmemiştir.3 Atların birden hızlanma ve hız kesmeleri, ânî manevra yapmaları, oyuncuların ciridin vücutlarına değmemesi için eyer boşaltmaları, atlarından inmeden eğilerek yerden cirit almaları ve özellikle kendilerine atılan ciridi havada yakalamaları oyunun en hareketli ve en heyecanlı figürleridir.4 Oyun aracı cirit, 100 cm uzunluğunda, ahşaptan yapılmış oval bir değnektir. Takımlar, ellerinde birer cirit taşıyan yedişer atlıdan oluşur. 40x130 m’lik alanda 40’ar dakîkalık iki devre hâlinde oynanan oyun süresince atları ve binicileri heyecanlandıran, oyunun temposuyla uyumlu savaş ve kahramanlık temaları içeren bir müzik çalınır.

Cirit: Bir Osmanlı klasiği

Atlı cirit, yalın bir askerî tâlimden sosyal ortamların biçimlendiricisi bir oyuna, sıkı taraftarları olan rekâbete dayalı bir spora hiç şüphesiz Osmanlı döneminde evrilmiştir. Ordusu büyük ölçüde süvâri olan Osmanlı devletinde cirit oyunu en gözde savaş eğitim aracıdır. Oyun özellikle XVI. yüzyıl başlarından îtibâren, sâdece askerî bir egzersiz değil, halk kültürünün önemli bir parçası olarak görülür. Osmanlı saray hayâtının da vazgeçilmez eğitim, oyun ve eğlence aracı olması nedeniyle yabancı gezgin ve gözlemcilerin dikkatini çekmiştir. Cirit oyunundan bahseden yabancı seyahatnâmelerle ilgili açıklamalı bir bibliyografya5, oyunun XVI.-XIX. yüzyıllar arasında Osmanlı devletinin hâkim ya da etkili olduğu geniş bir coğrafyada oynandığını göstermektedir. Bu coğrafya, Balkanlarda Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ; Kafkaslarda Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan; Ortadoğu’da Arabistan, Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Yemen, Mısır, İran; Afrika’da Cezâyir, Sudan ve Etiyopya’ya kadar uzanmaktadır.6

Askerî tâlim ve sportif oyunlar için özel uygulama alanları oluşturma geleneğinin bir devâmı olarak imparatorluğun dört bir yanı at meydanları, ok meydanları, atlı okçuluk için kabak meydanları ve cirit meydanlarıyla donatılmıştır. İstanbul’un saray içi ve dışında bulunan çok sayıdaki cirit meydanı dışında, seyahatnâmelerde en çok zikredilen ve resmedilenler, Kâğıthâne, Edirnekapı, Gülhâne, Atmeydanı ve Çinili Köşk meydanlarıdır. Her yıl ramazan ve kurban bayramlarında sultânın önünde oynanan cirit oyunları öncesi oniki koyun kurban edilmesi âdeti7 sarayda ciride atfedilen öneme işâret etmektedir. Cirit meydanı kayıklarla getirilen kumlarla hazırlanıyor, cirit tâlimleri ve pâdişah huzûrunda oynanacak oyunlar için İzmit kazâsına bağlı ocaklıklardan her yıl 8 bin adet cirit değneği temin ediliyordu.8 Şehzâde Çelebi Mehmed’in henüz Amasya sancak beyi iken kurduğu Amasya ve Merzifon kuvvetlerinden oluşan özel yetişmiş iki süvâri bölüğünün cirit takımları “Bamyacılar” ve “Lahanacılar” adları ile simgeleşmiş, sonraları Osmanlı sarayında Lâhanacıların yeşil, Bamyacıların kırmızı kadife giysileriyle sahne aldıkları iddialı cirit oyunlarında takımlar ve taraftarlar arasında asırlar sürecek bir rekâbete yol açmıştır.

Osmanlı saray düğünlerini anlatan ve resmeden surnâmeler, atlı cirit gösterilerinin şenlik programlarının önemli bir parçası olduğunu yansıtır. 1720 yılında III. Ahmed’in dört şehzâdesinin sünneti vesîlesiyle İstanbul’da düzenlenen şenliği tasvir eden Hafız Mehmed Çelebi’ye göre, cirit sırasında çavuşlar saf tutup cirit oynayanlar birbirlerine cirit vurduklarında bir ağızdan ha-ha gülbângını çekerler, ciridi vuran da derhal atından iner ve pâdişâhın ihsânına mazhar olup yer öptükten sonra tekrar atına binip ciride devam ederdi.9 Oyunlara müzik de eşlik eder, mehterhâne düğün meydanını inletirdi.10 Saray günlükleri (ruznâmeler) de, pâdişahlardan bâzılarının cirit oynamaktan, ekserisinin de izlemekten hoşlandıklarını göstermektedir. IV. Murad’ın 1635’teki Revan ve Tebriz seferi ruznâmesi, atların ve binicilerin idmanlı kalmaları ve uzun sefer güzergâhının hoşça vakit geçirilerek katedilmesini temin için menziller arasında genellikle cirit oynandığını ve oyunlara çoğu kez sultânın da katıldığını kaydetmektedir.11

XVI. yüzyıldan îtibâren yabancıların Osmanlı imparatorluğuna yaptıkları ziyâretlerden edindikleri izlenimler içinde cirit oyunu başlarda gelir. Zîra at üzerinde seyri hoş birtakım hareketler izleyenlerde korku uyandıran bir sertlik de içerirdi. Oyun, atı ve insanı koruyan kurallara sâhip olması bakımından oldukça ilginçti. Oyuncuların olduğu kadar seyircilerin de hâkim oldukları ve benimsedikleri etik kurallar, kasıtlı haksızlık, insafsızlık ve adâletsizliği asgari düzeyde tutabiliyordu. Nitekim XIX. yüzyıl ortalarında Anadolu’ya seyahat eden Alman gezgin Mordtmann, Yozgat/Boğazköy’de izlediği atlı cirit oyununda bir oyuncunun önceden uyarmaksızın attığı ciridin rakîbe isâbet etmesiyle öfkelenen izleyicilerin bir araya gelerek oyuncunun kuralları ahlaksızca çiğnediğine ve oyuna devam etmeye lâyık olmadığına karar verdiklerinden söz eder.12 Bununla birlikte, yabancı diplomatların onuruna düzenlenen cirit oyunlarının bilhassa sert cereyan etmesine “stratejik” olarak dikkat edilirdi. Bir savaş sahnesini andıran oyunda acımasız tâkip ve vuruşlar göz korkuturdu. 1807’de Erzurum’da Fransız elçisinin izlediği, sertliği teatral olarak arttırılmış bir cirit oyununda, biniciler atlarını dört nala heyetin oyunu izledikleri çadıra doğru sürmüş, elçi ve mâiyetini dehşete düşürmüştür.13

Cirit oyunu, II. Mahmud’un askerî reformları kapsamında 1826’da yasaklanmıştır. Görünürde sıklıkla vukû bulan sakatlıklara dayandırılan yasak, başlangıçta İstanbul’da etkili olsa da oyun Anadolu’da ve Türklerin çekilişine kadar diğer Osmanlı coğrafyasında XX. yüzyıl başlarına kadar oynanmaya devam etmiştir. Nitekim 1860’da sakatlanmalar gerekçe gösterilerek Erzurum’da ciridin yasaklanmasına dâir yazışmalar14, oyunun Doğu vilâyetlerinde hâlâ devam ettiğini belgelemektedir. XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı toplum yapısını irdeleyen Thomas Thornton’a göre, cirit her Türk beyefendisinin sâhip olması gereken bir beceri olarak görülüyordu.15 Belki de Namık Kemal’in 1850’lerin başında bir buçuk yıl kadar bulunduğu Kars’ta aldığı özel derslerle cirit oynamayı öğrenmesi ve 1880’de yayımlanan Türk edebiyâtının ilk târihi romanı Cezmi’deki ana karakterine cirit oyuncusu vasfı yüklemesi, bu anlayışın bir sonucudur.

Aslında oyunun geleceğini tehdit eden, yasaklardan ziyâde süregelen savaşların yol açtığı at kayıplarıydı. At yarışçılığı yoluyla at yetiştirmeyi özendirmek için kurulan Jockey Club Ottoman (1909), Islâh-ı Nesl-i Feres (1912) ve Sipâhi Ocağı (1913) gibi cemiyetler, Kırım, Osmanlı-Rus, Balkan, I. Dünya ve Türk Kurtuluş savaşlarındaki at kayıplarını karşılamaktan çok uzaktı. Yaşanan at kayıplarından cirit atı da fazlasıyla etkilenmiş, ancak zorlukla da olsa cirit mîrâsı Cumhûriyet’e aktarılabilmiştir.

Cumhûriyet: Ciride devlet eli

Cumhûriyet erken döneminde cirit oyununa ilişkin ilk yasal düzenleme 1926’da yürürlüğe giren Islâh-ı Hayvânat kânûnuyla yapıldı. Bu kânunla, il yönetimlerinin kendi bölgelerinde atlı cirit alanı oluşturmaları ve bunun için bütçeden pay ayırmaları mecbûriyeti getirildi. 1924’te yeniden canlandırılan Sipâhi Ocağı da Halkevleri ile koordineli olarak cirit oyununu geliştirmeye ve oyunun kurallar çerçevesinde oynanmasına gayret gösterdi. Halkevlerinin özellikle “Köycülük” ve “Spor” şubelerinin Anadolu’nun kültürel varlığının belirlenmesi ve kayıt altına alınması amacıyla yaptıkları araştırma gezilerinde oyunun yöreye göre farklılaşan zenginliği dikkatleri ciridin üzerine çekmişti. Bu süreçte, özellikle orta Anadolu kent ve köylerinden yapılan derlemelerde oyunun sosyal, kültürel, sportif, askerî ve ekonomik anlamları ortaya konulmaya çalışıldı. Oyunda kullanılan teknik-taktik, terminoloji, müzikler, giyim-kuşam âdetleri, cirit atı yetiştirme teknikleri, koşum takımları, oyuna ilişkin zaman, mekân, araç-gereç bilgileri, oyunun türleri kayda geçirildi.

Türk Spor Kurumu da kuruluşundan îtibâren bu çalışmaları destekleyerek atlı cirit oyunlarının esaslı ve teknik bir sûrette yapılmasını sağladı.16 Böylece, medyaya ve yazışmalara yansıdığı kadarıyla Erzurum dışında Ankara, Kayseri, Kars, Bayburt, Adana, Konya, Sivas, Çankırı, Sarıkamış ve Çubuk’ta cirit yeniden canlandırıldı. Tanıtma çabaları kapsamında Bayburt cirit ekibi, asırlarca atlı cirit gösterilerine sahne olan İstanbul’a oyunu yeniden taşıyıp hatırlattı.17

Atlı ciridin sistematik olarak geliştirilme süreci 1940’lı yıllardaki siyâsî, ekonomik ve toplumsal şartlar nedeniyle ne yazık ki duraksadı. Evvelâ II. Dünya Savaşı sırasında köylünün elindeki binek atları ordunun tasarrufuna alındı.18 Ardından 1950’lerde hızlanan kentleşme ve 1960’lardan bu yana artan sanâyileşme, atın Türk sosyal ve ekonomik hayâtındaki önemine darbe vurdu. Bu olumsuz koşullar oyunun erken Cumhûriyet dönemi boyunca yaygınlaştırıldığı bölgelerden hızla gerileyerek yeniden Erzurum ve çevresine çekilmesine neden oldu. Hatta oyunun ve cirit atı yetiştiriciliğinin merkezi konumundaki Erzurum’da bile, cirit atının varlığı ve cirit oyunu yok olma tehdîdine uğradı. Öyle ki Erzurum Atlı Spor Kulübü, oyunu sürdürebilmek için 1973’te Karacabey Harası’ndan 8 binek atı satın almak zorunda kaldı.

Cirit bugün geldiği noktayı esâsen 1972 yılında Fevzi Halıcı’nın başkanlığında kurulan Konya Turizm Derneği’nin çabalarına borçludur. Yapılan taramalar çöküşün boyutlarını ortaya koymuş, ülke sathında biri Erzurum diğeri Bayburt’ta olmak üzere sâdece iki cirit ekibi kalmıştı. Kurumsal koruma olmadan kalıcı bir iyileştirme sağlanamayacağı için atlı cirit ileri bir adım olarak aynı yıl “Binicilik Federasyonu” bünyesine alındı. Federasyonun kısa sürede hazırladığı Atlı Cirit Müsâbaka Tâlîmatnâmesi’ne uygun olarak Konya Harası’nda düzenlenen Erzurum ve Bayburt atlı cirit karşılaşmasını 30 bin seyirci izledi. Halıcı öncülüğündeki atlı cirit tanıtım ve yaygınlaştırma hareketi sonuç vermeye başladı. 1980’e gelindiğinde Türkiye genelinde 100–150 civârı ciritçi ve cirit atı varlığı oluşmuştu.19 Erzurum’da yapılması planlanan ilk cirit stadyumunun temeli 1979’da atıldı; 3 Haziran 1986’da hizmete açılan 10 bin seyirci kapasiteli stadyumda at barınakları, sosyal tesisler yer alıyordu.

1996’da Geleneksel Spor Dalları Federasyonu çatısı altına alınan atlı ciridin ilk Türkiye şampiyonası 1997’de gerçekleştirildi. Teşvikler sâyesinde kulüp sayısı arttırılmıştı, ancak bu sefer de cirit atlarının yetersizliği gündeme geldi. Atlı spor kulüpleri son çâre olarak yaşa bağlı performans düşüklükleri nedeniyle hipodromlarda yarıştırılmayan düşük fiyatlı yarış atlarına yöneldiler. Ancak, yıllar süren özel eğitimden geçirilen cirit atlarıyla kıyaslandığında, sâdece hızla ileriye doğru harekete yönelik eğitim almış yarış atlarının, oyunun gerektirdiği manevraları istenildiği gibi yapamamaları ve genel olarak oyuna uyum sağlayamamaları, binicilerin oyundan aldıkları keyfi, izleyicilerin de seyir zevkini azaltıyordu. Buna rağmen 1972’de başlatılan ve günümüze kadar devam eden çabalarla cirit oyunu, kadınların dahi oyuncu olarak sahne alacakları düzeyde geliştirildi. Bu çaba hâlâ da sürmektedir.

Rahvan atçılık ve binicilik

Eski Türk kültür çevrelerinde yetiştirilen ve alışılmışın dışında bir yürüyüş tekniğine sâhip “rahvan at” cinsine dayanan at yarışı formu Anadolu’da günümüze kadar yaşatılabilmiştir.20 Rahvan yürüyüş tekniği, genel olarak atın sağ veya sol tarafındaki ön ve arka ayaklarının eş zamanlı olarak adım atması esâsına dayanmaktadır. Rahvan yürüyüşün asıl kıymeti atın daha fazla yükü, daha kısa zamanda, daha uzun mesâfeye, daha az yorularak taşıyabilmesinden gelmektedir. Atın bu yürüyüş şekli için Türk dillerinde genel olarak “yorga” kavramı kullanılırken Anadolu Türkçesine Farsçadan giren “rahvan” sözcüğü yerleşmiştir. Yorga kavramına ilişkin ilk yazılı veri VIII. yüzyıla âit Şine-Usu yazıtının güney cephesinde bir step adı olarak geçen “Yorga yarış” terkîbidir.21 Bu yer adı, yorga atların varlığına bir açıklama getirmekten öte, henüz VIII. yüzyılın başlarında yorga at 22 yarışları için belirlenmiş özel bir alanın mevcûdiyetini de vurgulamaktadır. Dîvânu Lugâti’t-Türk’te yorga at, “yorıga at” olarak geçmekte, yorga yürüyen “erik”23 ve hem yarış atı olarak hem de rahvan yürüyüşünden dolayı tercih edilen güzel görünüşlü “ıkılaç”24 cinslerinden bahsedilmektedir. Mübârek Zengî, XII. yüzyıla âit binicilik hakkındaki risâlesi Feresnâme’de, bâzı atlara sonradan rahvan yürüyüşün öğretilmesine karşın, bâzılarında rahvan yürüyüşlülüğün doğuştan geldiğini ve rahvan atların rahat bir biniş ve av için tercih edildiklerini belirtmektedir.25

Osmanlı Türkçesinde yorga kelimesi, hem hızlı hem de rahvan yürüyüşlü at için kullanılmış, hatta yorga yürüyüş, Türk atına has bir stil olarak da değerlendirilmiştir. Ancak, Evliyâ Çelebi’nin naklettiği, Kara Hasan Paşa’nın 1664’te elçilik göreviyle gittiği Viyana’ya girişinde yapılan cündîlik gösterileri kapsamındaki rahvan yarışlar26 ve Abdülaziz döneminde, Kâğıthâne’de yapılan iki rahvan yarış27 dışında, Osmanlı kaynaklarında bu atlı spordan bahsedilmemektedir. Bunun önemli bir nedeni Osmanlıların okçuluk ve atlı ciride düşkünlüğü olmalıdır. Yarışmalar hakkında yeterli malûmat bulunmamakla birlikte, XVI. yüzyıl Osmanlı ordusunda ve halkın elindeki Anadolu atları arasında çok sayıda yorga/rahvan atın bulunduğu şüphesizdir. Ordusu büyük ölçüde süvâri olan Osmanlı devleti Anadolu ve Rumeli’deki muhtelif haralarda yetiştirilen, zorluklara dayanıklı ve atik Türk atlarıyla ihtiyâcını karşılamaktaydı.28

Osmanlı’daki Anadolu atı varlığı da, XVII. yüzyıldan îtibâren gerilemeye başlar ve XIX. yüzyıl ortalarında yabancı ülkelerden at satın alma lüzûmu baş gösterir.29 II. Meşrûtiyet döneminde ordunun at ihtiyâcını karşılamak ve yerli at soyunu iyileştirmek amacıyla girişimler başlatılır. 1911’de, İstanbul’da “Islâh-ı Nesl-i Feres Cemiyyeti” kurulur. Ata verilen önemin azalması, atçılıkla ilgili kurumsal yapılanmaların zayıflayarak zamanla dağılması ve süregelen savaşlar yüzünden ülke genelinde çok sayıda at kaybı yaşanır. Bu durumdan rahvan atlar da ziyâdesiyle etkilenmiştir. Cumhûriyetin kuruluşuyla birlikte at yetiştiriciliğinde bir hareketlenme başlar; dışardan getirtilen damızlık atlarla yeni haralar kurularak atçılık kısmen canlandırılır. Ancak, eski Türk atçılığının bir mîrâsı olan az sayıdaki Anadolu atının yetiştirilmesi ve bunlardan uygun olanların rahvan olarak eğitilmesi işi yine Anadolu köylüsünün sınırlı imkânlarına ve sınırsız gayretlerine bırakılır.

Rahvan at yarışları, kırsal kesimin bayram, düğün ve panayırlarının en gözde faâliyetlerinden biridir. Bu sâyede de önemli bir gelenek geleceğe taşınmış olur. 1950’lerden başlayarak motorlu taşıtların artışına paralel, sosyal ve ekonomik hayattan çekilmeye başlayan rahvan at, her şeye rağmen Anadolu’da tutunmayı başarır. Fakat ne yazık ki rahvan at yetiştiriciliği için oluşturulan hayâtî değerdeki devlet desteği bir fırsat olarak değerlendirilememiştir: Motorlu araçların hizmet veremediği dağlık bölgelerde rahvan atların iş göreceği anlaşılınca 1960’da Kars Göle’de bir rahvan at harası kurmak için proje geliştirilmiş, bu işe ödenek de tahsis edilmiştir. Ancak 27 Mayıs ihtilâlinden sonra proje gerçekleştirilememiştir.30 Rahvan biniciliğin günümüze dek yaşaması, Anadolu’nun birçok yerinde ilk ve sonbahar aylarında geleneksel olarak düzenlenen panayırlarla mümkün olmuştur. Bir tür fuar görünümündeki bu panayırlar, sosyal, ekonomik ve kültürel hareketliliğin ana kaynağını oluşturmaktadır. Panayırların başlıca eğlenceleri karakucak ve yağlı güreşler, atlı cirit ve rahvan at yarışları gibi sportif aktivitelerdir. Panayırlar diğer geleneksel sporlarla birlikte rahvan biniciliğin de nesiller arası transferinde önemli bir fonksiyon üstlenmiştir.31 Günümüzde rahvan binicilik bütün Türkiye coğrafyasına yayılmış durumdadır. Ülkemizdeki at tipleri arasında rahvan yürüyebilenler, Canik ve Hınıs atları, Ayvacık midillisi, Kars Göle ve Kastamonu Daday’da yetiştirilen rahvan atlardır.32 Son yıllarda artan rahvan at yarışı organizasyonlarına bağlı olarak bu geleneksel sporu kendi imkânlarıyla yaşatmaya, geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya çalışan rahvan atı yetiştirici ve yarıştırıcılarının rahvan yarışçılığın bir spor olarak resmen tanınması taleplerinde bir artış gözlenmektedir. Bu minvalde yapılan çalışmalar netîcesinde rahvan binicilik, 1996’da Geleneksel Spor Dalları Federasyonu bünyesine alınmış ve “Rahvan Binicilik Asbaşkanlığı” ile kurumsal ve sportif yapılanma imkânına kavuşturulmuştur. Yeni yapının öncelikli görevleri, rahvan atçılık ve biniciliğin kamuoyuna tanıtılması, geliştirilmesi, yaygınlaştırılması, uygulamalardaki problemlerin belirlenmesi ve başta organizasyon deneyimleri yüksek Türk cumhûriyetleriyle olmak üzere uluslararası bağlantıların kurulması olarak belirlenmiştir.

Bu çerçevede 21 Aralık 1997’de Bursa Orhangazi Hipodromu’nda ilk ferdî Türkiye şampiyonası gerçekleştirilmiş ve 1998 yılında esasları büyük ölçüde Anadolu’daki geleneksel uygulamalara sâdık kalınarak hazırlanan “Rahvan Binicilik Müsâbaka Yönetmeliği” Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.33 Buna göre, resmî ve özel olarak düzenlenen yarışmalar, puantaj (averaj) ve eleme usûllerinden birine göre, düz ya da döner pistte, 7 asıl ve 3 yedek sporcu ve attan oluşan takımlar arasında, ikili veya çoklu olarak yapılacaktır. Yarış kategorileri ve mesâfeleri de, Tozkoparan (800 m), Deste (1000 m), Ayak (1200 m), Küçük Orta (1600 m), Büyük Orta (2000 m), Başaltı (2200 m) ve Baş (2400 m) olarak belirlenmiştir. Yeni tâlimatnâmede mesâfeler değişmekle birlikte, geleneksel boy kategorileri -yağlı güreşte de olduğu gibi- otantik yapısını korumaktadır.

Ülkemizde gelişmekte olan atlı doğa turizminde, sert tırnak yapılarıyla dağlık taşlık engebeli arâzilerde, rahvan yürüyüşleriyle uzun mesâfelerde yüksek performans gösteren Anadolu atları tercih edilmektedir. Avrupalı atlı doğa turizmcileri de bu niteliklerinden dolayı Anadolu atlarına yönelmiş durumdadır. Böylece Türk rahvan atları için yeni ve özendirici bir pazar oluşmaya başlamıştır.34 Fakat doğuştan rahvan yürüyüşlü atlara pek sık rastlanmadığından, rahvan atlar doğa gezintileri ve spor amacıyla iş gördükleri bölgelerde yoğun talepten dolayı ihtiyâca karşılık verememektedir. Rahvan atçılık ve biniciliğin geliştirilmesinde önceliğin, bu sporun uygulanabilmesi için temel şart olan rahvan at yetiştiriciliğine verilmesi gerekmektedir. Ülkemizde hâlen münferit ve gönüllü rahvan at yetiştiriciliği söz konusudur. Farklı, yöresel yetiştirme teknikleri de kaybolmak üzeredir. Canik atları dışında, atların doğuştan rahvan yürüyenlerine zor rastlandığı göz önüne alınırsa bu sporun yaşatılması için uygun Anadolu atlarının özel haralarda rahvan olarak eğitilmeleri bir zorunluluktur. Rahvan yürüyebilen değişik at cinslerinin korunabildiği bölgelerdeki pilot illerde, “rahvan at yetiştirme merkezleri” kurulmalıdır. Böylece Canik, Ege midillisi, Hınıs, Daday ve diğer Anadolu at cinsleri gibi rahvan binicilik sporuna taban teşkil edecek atların yaşatılması sağlanabilir.

1 Türk atlı sporları hakkında kapsamlı bir çalışma için bkz. Mehmet Türkmen, “Türklerde Geleneksel Atlı Sporların Yapılışı, Kaynağı ve Bilinmeyen Yeni Boyutları”, Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 1996.
2 Max Freiherr von Oppenheim, “Der Djerid und das Djerid-Spiel”, Islamica, c. 11, sayı: 4, 1927, s. 591.

3 İbrahim Yıldıran, Tolga Sinoforoglu, “Revival of the Djerid Game in Turkey”, Horse Games–Horse Sports: From Traditional Oriental Games to Modern and Olympic Sport, (ed. Andreas Amendt- Christian Wacker), Arab Scientific Publishers, Beirut/Lebanon, 2012, s. 79-86.
4 Fevzi Halıcı, “Cirit”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 8, 1993, s. 26-27.
5 İbrahim Yıldıran, “Cirit Oyunu ile İlgili Yabancı Dillerde Yayınlanmış Eserler Üzerine Açıklamalı Bibliyografya Denemesi”, Türk Kültüründe At ve Atçılık, haz. Emine Gürsoy-Naskali, Türkiye Jokey Kulübü, İstanbul, 1995, s. 264-275.
6 Yıldıran, Sinoforoglu, age, s. 80.
7 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, C, SM, Dosya No: 134, Gömlek No: 6726, 05/Z /1135.
8 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, C, SM, Dosya No: 49, Gömlek No: 2462, 23/B /1214.
9 Hafız Mehmet Çelebi, Şehzadelerin Sünnet Düğünü Sûr-ı Hümâyun, 1720, haz. Seyit Ali Kahraman, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 143.
10 Hafız Mehmet Çelebi, age, s. 224.
11 Bkz. Yunus Zeyrek, IV. Sultan Murad’ın Revan ve Tebriz Seferi Ruznamesi, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1999.
12 Andreas David Mordtmann, Anatolien: Skizzen und Reisebriefe aus Kleinasien (1850-1859), Orientbuchhandlung, Hannover, 1925, s. 484.
13 Johann Baptist Schels, “Militärverfassung des türkischen Reichs, II”, Neue militärische Zeitschrift, Bd: 1, Heft: 3, 1811, s. 28-34.
14 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, MVL, Dosya No: 597, Gömlek No: 22, 24/N /1276.
15 Thomas Thornton, The Present State of Turkey; Or, a Description of the Political, Civil, and Religious Constitution, Government, and Laws, of the Ottoman Empire, vol. 2, London, 1809, s. 207.
16 “Spor İşleri Hakkında Yeni Kararlar Alındı: Cirid Oyununun İhyası İçin”, Türk Spor Kurumu Dergisi, sayı: 60, 1937, s. 8-9.
17 Osman Kavrak, “Türke Yaraşır Spor”, Spor Postası, sayı: 86, 1935, s.7.
18 Atıf Kahraman, Osmanlı Devleti’nde Spor, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1995, s. 518.
19 Atlı ciridin 1972 sonrası gelişim süreçlerini öncüsünün kaleminden izlemek için bkz. F. Halıcı, “Ata Sporumuz Atlı Cirit Oyunları”, Milli Kültür, c. 2, sayı: 1, 1980, s. 73-75; F. Halıcı, “Ata Sporumuz Atlı Cirit Oyunları”, Türk Edebiyatı, sayı: 146, 1985, s. 11-12.
20 Rahvan atçılık ve yarışlar konusunda bkz. İbrahim Yıldıran, “Kavramsal ve Fonksiyonel Açıdan Türklerde Yorga/ Rahvan Biniciliğin Gelişimi ve Türkiye’de Geliştirme Perspektifleri”, Gazi Beden Eğitimi ve Spor Bilimleri Dergisi, c. 4, sayı: 2, 1999, s. 43-58; Mehmet Türkmen, “Geçmişten Günümüze Türklerde Rahvan (Yorga) Binicilik”, Gazi Beden Eğitimi ve Spor Bilimleri Dergisi, c. 3, sayı: 4, 1998, s. 53-64.
21 Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, TDK Yayını, Ankara, 1987, s. 176.
22 Besim Atalay, Divanü Lûgati’t Türk Tercümesi, c. 3, TDK Yayınları, Ankara, 1985, s. 174.
23 Atalay, age, c. I, s. 70.
24 Atalay, age, c. I, s. 139.
25 Bkz. Emel Esin, “Türk Sanatında At”, Türk Kültüründe At ve Çağdaş Atçılık, ed. Emine Gürsoy Naskali, Türkiye Jokey Kulübü, İstanbul, 1995, s. 72.
26 Bkz. Evliya Çelebi, Seyahatname (1662–1682), c. VII, Ankara, 1968, s. 244.
27 Bkz. Atıf Kahraman, age, s. 648.
28 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapukulu Ocakları II, TTK Yayınları, Ankara, 1988, s. 183–4.
29 Bkz. Faruk Sümer, Türkler’de Atçılık ve Binicilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1983, s. 36; Osmanlılarda atçılığın gerileme nedenleri ve sonuçları hakkında ayrıca bkz. Eser Tutel, At ve Atçılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 108-110.
30 Bkz. Ertuğrul Güleç, Türk Rahvan Atı ve Atçılığı, Ankara, 1996, s. 113.
31 Yıldıran, “Kavramsal ve Fonksiyonel Açıdan Türklerde Yorga/ Rahvan Biniciliğin Gelişimi ve Türkiye’de Geliştirme Perspektifleri”, agm, s. 50.
32 Bkz. Güleç, age, s. 52, 53.
33 “Rahvan Binicilik Müsabaka Yönetmeliği”, Resmi Gazete, sayı: 23364, 6 Haziran 1998, s. 10–18.
34 Yücel Gültekin, “Doğa Turizmi, At ve Atçılık”, Küheylan, sayı: 9, 1998, s. 35.