Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

Düşü Düşe Birleştiren Nüans
Pelin Ulca

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

Düşü Düşe Birleştiren Nüans
Pelin Ulca

http://www.zdergisi.istanbul/makale/dusu-duse-birlestiren-nuans-147

Manzara imgesi resim sanatının önemli kaynaklarından biri olmuştur. Romantizm öncesi akımlarda, genellikle arka plan olarak kullanılmış olmasına rağmen, romantizm akımı ile birlikte dramatik manzara resimleri kendini gösterir. Manzara resimleri dağlar, ovalar, nehirler, göller gibi motifleri kapsayan ve sanatçının genellikle gördüklerini tuval üzerine aktarması ile oluşan görüntülerdir. Her yeni akım ile birlikte, tuvallerdeki su veya diğer objeler farklı ifâdelere bürünmüştür. Bunun sebebi suyun çok farklı hâl ve biçimlerine karşı duyulan büyük ilgidir. Havadaki bulutta gaz, nehirler veya denizlerde sıvı, soluk renklerle gösterilen soğukta da buz kristalleri olarak karşımıza çıkar. Bâzı Hollandalı ressamların XVII. yüzyıl civârında kendileri için yaptıkları manzara resimleri, XVIII. yüzyılın İngiltere’sinde John Constable, Richard Bonington ve William Turner ile yeniden ortaya çıkar. Kuzey ve Normandiya sâhillerindeki sulu boya ustası İngilizler, Fransızları etkiler. Böylelikle sâhillerin manzara resmine girmesi, yine sâhillerden yayılarak olur. Su, sâyesinde sanatın biçim değiştirdiği yegâne maddedir. İzlenimciler, neredeyse bütün eserlerini suya adamıştır. İzlenimcilik, Fransızlara özgü bir akım olmasına rağmen, yarattığı etki ile kitleleri etkilemiş, sanatçıları devrimler yapmaya özellikle de açık havada resim yapmaya yöneltmiştir. Ressamlar doğanın büyüklüğü ile karşı karşıya kaldıklarında kendilerine en çok şu soruyu sormuşlardır: “Görünmeyeni nasıl görünür kılarız?”

XV. yüzyıldan îtibâren bir fon elemanı olan dağlar, ancak XVIII. yüzyıl sonunda resim sanatına girebilmiştir. Görünmeyeni görünür kılmak için de krater göllerinin bile resimleri yapılmaya başlanmıştır. XIX. yüzyıla geldiğimizde, resim târihindeki anlaşmazlıkların teknik konulardan ziyâde estetik üzerine yoğunlaştığını görürüz.
Anlaşmazlığın konusu genelde doğa olur. Acaba ressam kendi duyusal algılarıyla gördüğünü yeniden mi üretmelidir, yoksa gördüklerini değiştirme hakkına sâhip midir?

Klasisizmde doğa, bütün kötülüklerin yuvası olarak görülürken XVIII. yüzyıldaki yeni anlayış ile iyilik tarafına geçebilmiştir.
Manzara ressamlığı da bu zamanlardan îtibâren târih sayfasında kendini göstermeye başlamıştır.

Monet ve öğrencileri, doğaya sâdık kalma görüşünü benimserken Manet ve Cezanne’ın izinden gidenler daha özerk bir doğayı tercih etmişlerdir. Kariyerinin en başlarında izlenimci sergilerde yer alan Gauguin, sâdece yansımaları izlemekten vazgeçip insandan önceki doğayı benimseyecektir.

Sembolistlerde ise doğa ve sanatın ayrımı gerçekleşmiş, bu akımı tâkip eden sanatçılar gördükleri ile tuvalleri arasına kalın bir perde çekmiş ve eserlerini o perdelere işlemişlerdir (Klimt).

Fovistler, renklerin doygunluğu ve tüpten çıkan rengin direkt olarak tuvale uygulanmasını savunan bir grup olarak manzara resimleri yaparken geleneksel mekân anlayışına karşı çıkarlar. Matisse, resimlerine hacim vermek için gölge veya modelleme yapmak yerine ana renklerin kontrastlarını kullanarak bu duyguyu elde eder. Van Gogh’un insan ve doğanın içsel mâneviyatını ifâde etmeye olan bağlılığı; çarpıcı, yaratıcı, ritmik ve duygusal tuvalleri yaratır. Kübistlerde ise doğa artık tasvir edilmekten çıkar, anlamlandırılmaya başlanır.

Bütün bu akımlarda sanatçılar, doğa ile ilgili iki farklı tutum benimsemiştir: Boyun eğme ve baş kaldırma. Bu durumda her sanatçının doğa karşısında benimsediği bir tavır oluşur. Ivan Aivazovsky gibi romantikler de realist olabilir. Bâzıları insanın doğa karşısındaki şaşkınlığını esas alır (Sticks), bâzıları ise dağ manzaralarını daha baş döndürücü bir şekilde (Brodszky) resmeder. Kimisi de su, yer ve gök arasındaki ilişkiyi izleyiciye güven verici bir ışık ile sunar (Breansky).

Ivan Aivazovsky, zaman üzerine sorgulamalar yapan bir ressamdır. Ressamın "Açık Denizde Gemiler" adlı resmi, sis içinde yitip gitmekte olan fâni insanı betimler. Her tuvalde insanın betimlenmesi bambaşka şekillerde olur. Saego’nun "Kıyı Boyu Tekneler, Norfolk" resminde insan, kıyıda resmedilmiş kayıktır. Suyun yaydığı bereket, tuvaldeki fırça darbeleri ve renk yoğunlukları ile betimlenebilir. Tuvallerdeki ırmaklar, ressam tarafından hem havaya hem de geçen zamâna birleştirilir.

William Turner’ın doğanın dört elementini tuval üzerinde gösterişi, akıllara durgunluk verecek cinstendir. Toprağın sınırları, su ve havanın karışması uğruna silinirken, hepsi dördüncü element olan ateşin ışığı ile çevrilir. Suyun farklı hâllerinin bir ışık çemberinde birleştiği görülür. Alexander Humbolt’a göre, doğanın büyülü resmi, ressamın elinde, yazılı çalışmalarda olduğu gibi, az sayıda ve basit izlerle kendini gösterir. Edebiyat ve resim, bilim insanlarına sentez yapmayı gösteren öğelerdir.

Baudelaire’e göre Corot, manzarayı mükemmel kurar. Bunun sebebi, ondaki kusursuz titizlik ve derin kompozisyon duygusudur. Bunun yanında Boudin’in özellikle pastel çalışmaları, Baudelaire’in methiyelerini toplamıştır; Corot’a “gökyüzü kralı” der. Corot hârika bir deniz ressamıdır ve deniz ve kıyılarındaki ilişkiyi beklenmeyen bir şekilde resmeder. Çünkü anlık değişen hava, bulutlar ve dalgalar gibi objelerin resimlerini çizmek oldukça zordur. Baudelaire’in resme olan ilgisi, “Les Phares/Deniz Fenerleri” şiirinde görülür. Resmin, “Düşü düşe birleştiren nüans” tanımı da işte buradan kaynaklanır.

Manzara resmi için Türkiye’ye geldiğimizde, Osmanlı döneminde bilinen ilk manzara ressamı Abdullah Buhâri’dir. Yaşamı hakkında pek fazla mâlûmat yoktur, eserleri İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi ve Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphânesi’nde bulunur. Genellikle portre ve çiçek gibi natürmort resimler yapmış olmasına rağmen, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphânesi’nde bulunan bir kitabın kapağına yaptığı iki manzara resmi, bilinen en eski târihli manzara resmidir. Türk resim sanatının doğuşu, XIX. yüzyılda başlamıştır. Batı resminden etkilenen ve tekniğini bu yönde geliştiren ressamlarla Türk resmi yükselişini devam ettirmiştir. Bu dönemde ressamlar, genellikle askerî kökenli idi. Diğerlerinin arasında izlenimci akımın öncüleri olarak Halil Paşa ve Hoca Ali Rızâ gösterilebilir. Avrupa’ya giderek resim bilgisini arttıran birkaç askerî ressam da Ferik İbrahim Paşa, Ferik Tevfik Paşa, Hüsnü Yusuf Bey, Üsküdarlı Cevat, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyit bey ve Osman Hamdi Bey olarak sayılabilir. Şeker Ahmet Paşa, İstanbul’da ilk kişisel sergi açan ressamdır.

Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nin kurucusu olan Osman Hamdi Bey’in ise Türk resim târihinde ayrı bir yeri vardır. Modern Türk resminin yükselişi, bu okulun kurulmasından sonra artar. Bu dönemin önemli sanatçılarından bâzıları da şunlardır: Halil Paşa, Şevket Dağ, İbrahim Çallı, Hikmet Onat… Bu sanatçılar, Cumhûriyet döneminde de önemli eserler üretmişlerdir.
Abidin Dino, Elif Naci, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fahrünnisâ Zeyd ve Fikret Muallâ gibi isimler de Cumhûriyet döneminin öne çıkan ressamları arasındadır.

 

 

KAYNAKÇA

“Arkas Koleksiyonu’ndan Su Manzaraları”, Arkas Sanat Merkezi.
“Asker Ressamlar”, Arkas Sanat Merkezi.