Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

“Herkesin, hayâtında en az bir kere ata binmesi gerekir”
Atilla Akbıyık

Fotoğraflar: MURAT GÜR

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

“Herkesin, hayâtında en az bir kere ata binmesi gerekir”
Atilla Akbıyık

https://www.zdergisi.istanbul/makale/herkesin-hayatinda-en-az-bir-kere-ata-binmesi-gerekir-228

At terbiyesi, birbirinden farklı hareketleri ata başarıyla yaptırabilme sanatıdır. Atın doğada kullandığı üç farklı yürüyüş tarzı vardır. İlki “âdeta” dediğimiz yavaş bir şekilde yürümedir. İkincisi halk arasında “tırıs” denilen süratli yürüyüştür. Üçüncüsü ise herkesin bildiği “dört nal”dır. At terbiyesine başladığımız zaman attan yapması beklenen yan hareketler vardır: geri yürüyüşler, pasajlar, piaflar, yanaşmalar, baldırı yumuşatmalar gibi. Atın binicinin istediği noktada durması da çok önemlidir. Engel atlamada atı engele yönelttiğiniz zaman çok büyük bir ihtimalle o engeli atlayacaktır; ama at terbiyesinde yapılan birtakım hareketin bizzat binici tarafından uygulanması lazım. At ile binici arasında çok iyi bir uyum olmalıdır. At terbiyesinde en az üç hakem bulunur, her hakem kendi puanını verir, bunlar ayrı ayrı toplanarak netîce ortaya çıkartılır. Yarışmanın zorluk derecesine göre hakem sayısı beşe kadar çıkabilir. Hakemler, binicin yaptığı hareketlerin doğruluğuna, atla olan uyuma ve bâzı başka faktörlere göre değerlendirme yaparlar. At terbiyesi göze hitap etmeyi de amaçlayan bir spordur. Çünkü çok fazla sayısal değerleri yoktur. Meselâ engel atlamada bir sırığı devirince 4 cezâ puanı alırsınız, bunun gibi yaptığınız yanlış hareketlerin karşısında kesilmiş cezâ puanları vardır. Ama at terbiyesinde güzellik esastır. Bu yüzden de hakem heyetlerinde bir hareketle ilgili kriterleri sağlayıp sağlayamadığınıza ve yaptıklarınızın sanatsal değeri olup olmadığına bakılır.

Siz atla ilgili birçok alanda varsınız; özellikle uzmanı olduğunuz alanlar nelerdir?

 

En büyük uzmanlığım atları sevme konusundadır diyebilirim. Ne kadar yarışmaya katıldığımı, ne kadar kupa kazandığımı hatırlamıyorum, belki bini geçmiştir. Kazandığım kupaların tamâmına yakınını seyislerime verdim. Çünkü bu başarılarda onların payı çok büyük. Yarışma ahırda kazanılır. Gün boyunca benim atımla ilgilenen seyislerdir. Kendime böyle bir prensip geliştirdim. Belli başlı kupaları kendime aldım. Tabiî çocukluktan îtibâren atlarla birlikteliğimin ve meslekî anlamda süvâri kökenli biri oluşumun kazandırdığı artılar var. Az önce saydığım üç büyük dalın (engel atlama, dresaj ve konkur komple) ustalar kategorisinde Türkiye’de tekim, muhtemelen dünyâda da tekim. Çünkü bu üç dal, birbirinden tamâmen farklı. Üçünde de uluslararası yarışma kazanarak farklı bir yer edinmiş oldum.

Başarılarınız bizim için de bir gurur vesilesi. Peki , arazi biniciliği hakkında neler  söylersiniz?

Arâzi biniciliği, biniciyi binici, atı at yapan spordur. Dayanıklılık, cesâret, gözü karalık ister. Bizim buradaki engeller, atın en ufak bir dokunuşunda sırıkların yere düşeceği şekilde tasarlanmıştır. Fakat arâzideki engeller sâbittir. Bu engeller, taş ve ağaç kütüklerinden oluşur. Engelleri aşmak at için de binici için de cesâret ister. Mesâfeler uzun, 20 km’nin üzerine çıkan parkur izleri vardır. Arâziye 35 – 40 civârında engel yerleştirilmiştir. At koştukça koşar. Atın kondisyonunu dengede tutmak, enerjisini en iyi kıvama ulaştırmak ve elbette yarışı birinci olarak veya ön saflarda bitirmek giderek zorlaşır. İşte bu noktada sizin stratejik zekânız devreye girer. Bence arâzi biniciliği, bu alanındaki sporların atasıdır.

Binicilik Türkiye’de sanki zengin imkânlara sâhip belli bir kesimin sporuymuş gibi algılanıyor. Bu konuda ne dersiniz?

At sâhibi olmak tabiî ki maddî bir güç ister, tıpkı ev araba sâhibi olmak gibi. Ama bu sporu bütçesi daha düşük düzeyde olanlar da yapabilir. Kulüplerin bunu düşünerek açtıkları kurslar var. Haftada iki defa biniş yapsanız ayda sekiz biniş eder ve size ortalama bin liraya mâlolur. Ata binip bir yerlere çıkmanın, arâziye gitmenin mutluluğu hiçbir yerde yoktur. Birçok öğrencimiz yoğun iş stresinden kaçıp buraya gelir; yarım saat, kırk dakîka ata bindikten sonra bambaşka bir insan olarak geri döner.

Buradaki atlar, sâhipleri binse de binmese de her gün düzenli olarak çalıştırılımı ?

 

Atların doğasında hareket etmek vardır. Azar azar; ama sürekli hareket ederler. O yüzden atların her gün ya kendi hâllerine bırakılarak ya da bâzı araçlar kullanılarak düzenli yürütülmesi, birtakım egzersiz yapmaları gerekir. Atlar bir yere kapatılırsa hastalanırlar. Sancılanma dediğimiz bağırsak düğümlenmesinden dolayı da hayatlarını çok çabuk kaybedebilirler.

Bildiğim kadarıyla atların hayatında bağırsak hareketleri ve hava değişimleri çok önem arz ediyor.

Evet, özellikle hava şartları atlar için çok önemlidir. Çünkü onlar yaşadıkları coğrafyaya alışa alışa hareket ederler. Günümüz şartlarında çok sert iklim değişiklikleri olabiliyor. Doğadaki atlar bunlara alışmıştır; ama spor atları için ortamın düzenlenmesi gerekir. Burada atlar 18 derecedeki ahırlarda tutulur. Yine aynı sıcaklıktaki manejlerde çalıştırılır. Arada bir eksi derecelerde dışarıda kaldıkları zaman vücutları o soğuğa hemen adapte olamaz. Bağırsakları çok hassastır atların; atlar kusmazlar, ağızdan nefes almazlar. Bizdeki gibi damaklarında iki tâne birleşim noktası olmadığı için burundan nefes alır, ağızlarıyla da sâdece yerler; ama yedikleri şeyin geri dönüşü yoktur. O yüzden yediklerine çok dikkat ederler. Düzenleri bozulduğunda önce sancılanma, sonra bağırsak düğümlenmesi olur. At ölümlerinin çoğu bu sebepten gerçekleşir.

Peki atlar çalıştırdıkları yerden maneje getirilinceye kadar nasıl tedbir alınıyor?

 

Üzerlerine örtüler örteriz. Antrenman yaptıktan sonra da terli olacakları için dönüşlerinde rüzgâra veya soğuk havaya maruz kalmamaları için özen gösterir, iklime göre değişen kalınlıklarda örtülerle vücutlarını koruruz.

Atların yürüyüşü için kullanılan eyfer , aksak semai gibi terimler, Türk müsikisin de kullanılır. Benim tambur hocam Nuri Benli’dir; kulakları çınlasın , bu usulleri ilk onunla geçmiştik. Atların hareketlerini tarif etmişti. Metronomla veya ritimle bunu anlatamıyorsunuz; ama zihninizde atın yürüyüşüünü canlandırığınızda onu bir ritme oturtuyorsunuz. Doğadan gelen bu benzerlik , ortaklık ne kadar güzel bir şey değil mi?

Tabiî öyle; bunun gibi atçılıktan gelen bâzı ifâdeler var, örneğin hergele. Anadolu halkı, özellikle kış aylarında ellerinde atları besleyecek bir şeyleri kalmadığında onları arâziye bırakırlar. Hayatta kalabilirse bahara doğru tekrar alırlar. Bu saldıkları atların kendi hâlinde başıboş gezmesine hergele, ata da hergele at denir. Bu, Türkçemize de yerleşmiş bir tâbirdir. Böyle daha pek çok kelime bulabiliriz.

Spordan folklora kültürümüzün her alanında atın hakîkaten çok ciddî bir yeri var.

 

Kesinlikle. Ancak kültürümüze pek sâhip çıkmıyoruz ne yazık ki. Atın önemine binâen “At, avrat, silâh” deriz. Gelgelelim gerek teknolojik gelişmeler gerek buna bağlı olarak hayat tarzımızın, kültürün değişmesi nedeniyle atlar hayâtımızda -şu an için- sâdece spor amaçlı kaldı. Beş altı sene önce âilemle birlikte deniz kenarında bir yere gitmiştik, Ankara’ya dönüş yolunda Isparta taraflarında bir tarlanın kenarında bir at ve etrâfında insanlar gördük. Anladık ki atı gören durmuş, 15-20 araba bekliyordu tarlanın önünde. Herkes atla şöyle bir gidip gelip sonrakine veriyordu. İçimizde hâlâ böyle bir istek, heyecan var ata karşı. Günümüzde kulüplere sıkışıp kalmış olan bu sporu ne kadar tabana yayabilirsek o kadar iyi. Avrupa’da her çiftçi ahırında inek, koyun vesâire bakarken bir iki tane de at barındırıyor, attan vazgeçmiyor. Ona da biniyor, üstelik binicilik eğitimi de var. Belli bir düzeye gelince de onu satıyor ve gelir elde ediyor. Bizdeyse atın etinden sütünden faydalanılamadığı için masraf edilen bir hayvan gibi algılanıyor. Bu hususta bilinçlenip kafa yapımızı değiştirmeliyiz. Daha altı yaşımdayken amcam tanıştırdı beni atla. Amcamın öğrettiği tekniği bugün hâlâ öğrencilerimde kullanırım. Amcamla bir gün atla çıkmıştık, bana, “Sana bugün dört nal öğreteceğim.” dedi. Sağı solu mazılarla çevrilmiş, kapatılmış hafif bir rampa vardı. Sonradan öğrendim ki dört nal hafif yokuş yukarı daha iyi öğrenilir. Bu kültür amcama kadar gelmiş. Biz bunu niye devam ettirmeyelim?

Atı turizm sektörü içinde değerlendirmek de mümkün.

 

Tabiî. Kapadokya’da ve bâzı sâhil kasabalarında gezinti için kullanılıyor zâten.

At koşum takımlarının  günümüzdeki vaziyetlerinden bahsedecek olursak neler söyleyebiliriz?

Atın üzerinde rahat oturmak için târihin belirli bir döneminde eyer keşfedilmiş. Türkler üzengi denilen ayaklarınızı basabileceğiniz şeyi îcat etmiş. Ata binmek için öncelikle bir eyere, atı yönlendirmek için bir başlığa ihtiyaç var. Dizginler, dizgin kolları, ağzındaki ağızlık demiri ki bu demirler ata hiçbir zarar vermez. Atların diş yapısı bizimkilerden biraz farklıdır. Öndeki kesicilerle arkadaki öğütücüler arasında bir boşluk vardır. Atın ağzına taktığımız ağızlık demirleri de bu aradaki 3-4 cm'lik boşluklara denk gelir. Oradan da yanak yırtmaçlarına geldiği için özel olarak uğraşılmazsa atın canını acıtmaz. Engel atladığımız için atın ayakları, bilekleri, tendonları daha hassastır. Bu yüzden bu bölgelere koruyucu takarız. Getriler, topukluklar kullanırız. Ata 40-45 dakîka bineriz; ama binmeden evvel onun bir buçuk saat hazırlığı olur. Tımar dediğimiz işlemden geçerler. Binildikten sonra da atın terinin kurutulması, nefes alıp verişlerinin düzene sokulması lazım. Yaklaşık bir bir buçuk saat biniş sonrası yine bakımları yapılır, sonra dinlenmeye çekilirler.

Son olarak bizim gibi atsız at severlere ne tavsiye edersiniz?

 

Herkesin, hayâtında en az bir kere ata binmesi gerekir. Maalesef filmlerde gördüğümüz pek çok şey gibi, atın binicisine zarar vermesini anlatan sahneler de çok abartılıdır. Atın binicisini tepmesi veya ısırması binde bir görülebilecek bir olaydır. Bırakın binicisine zarar vermeyi kendi ayağını kırması pahasına binicisini koruduğuna çok şâhit oldum. Haftada bir iki kere binicilik kulüplerine gidilebilir. O havayı teneffüs etmek bile insana ruhsal bakımdan iyi gelecektir. Atların hareketlerini, sıçrayışlarını seyretmek bir keyiftir. Ata binmese bile at dünyâsının içinde kalan çok insan var. Atlı sporlar, engelli vatandaşlarımızın gelişimine de birebir katkı sağlar.

 

 

 

Evet, kesinlikle öyle. Birçok insan siz bir şey yapmıyorsunuz, at koşturuyor diyor; ama özellikle atın üzerine çıktıktan sonra ayaklarınızı belli biçimlerde tutmanız, ayaklarınızla basınç uygulamanız gerekir. Bu işler öyle sanıldığı kadar kolay değil, çok fazla efor sarf etmeniz lâzım. At binmek neredeyse yüzme kadar enerji harcatan bir spordur. İlk derslerden sonra öğrencilerimize, akşam bâzı adalelerinizde ağrı olabilir, bu o âna kadar hiç kullanmadığınız veya çok az kullandığınız yerlerdir ve onlar ortaya çıkar deriz. Çünkü at binerken, vücûdun birçok farklı kası aynı anda harekete geçer.

Biniciliği hobi olarak yapmakla profesyonel spor olarak yapmak arasında şüphesiz farklar var. Spor olarak binicilikle ilgili kaç dal sayabiliriz?

Binicilik sporunda Türkiye’de kullandığımız üç büyük dal var: İlki engel atlama, ikincisi dresaj denilen at terbiyesi, üçüncüsü ise konkur komple olarak isimlendirilen arâzi yarışmalarıdır. Bunun yanı sıra Avrupa’daki Uluslararası Binicilik Federasyonu tarafından branş olarak açılmış voltij, atlı araba vs gibi 6-7 farklı dal daha vardır. Ama Türkiye’de %80 ağırlıklı olarak engel atlama, %20 yakın dresaj ve kısmî olarak da arâzi yarışmaları yapılmaktadır. Atlar da zâten buna göre seçilir. Engel atlamanın güzel ve zor yanları vardır. Ata verdiğiniz güven ve onun size verdiği cesâret, engel atlama dalını daha câzip bir hâle getirmiştir. Engel atlamanın en zor sporlardan biri olması, atların derinlik hissinin bulunmayışından dolayıdır. İki göz de yanda olduğu için at, önünde duran bir şeyi görebilir ama mesâfe tahmînini yapamaz ya da çok zor yapar. Ama biz insanlarda iki göz de önde olduğu için çapraz bakış atarak önümüzde kaç metre mesâfe olduğunu az çok tahmin ederiz. Bu durumda engele ne kadar uzaklık kaldığı, adımların nasıl ayarlanacağı tamâmen binici tarafından hesaplanır.

Peki atı nasıl yönlendiriyorsunuz ? Çünkü bir engelden diğer bir engele çok yakın mesafe olabiliyor.

Atın ayakları, binicinin ayakları mesâbesinde olmalı. Bu ancak atla sağladığınız bütünlükle olabilir. Size şöyle anlatayım: Yaklaşık 10x10 m ölçülerinde bir zemînin çevresini beyaza boyayın, içine on at bırakın; inanın biri bile atlayıp çizginin öteki tarafına geçmez. Atların önlerine çıkan bir şeyi atlayıp geçmeleri en son seçecekleri şeydir, niye etrâfından dolaşmasınlar ki? Onu yönlendirecek olan binicidir. Binici ile at arasındaki uyum bunu sağlar.

At,  binicinin vücut dilini mi tâkip ediyor yâni?

 

Evet, özünde bir vücut dilidir; ama çok uzun yıllar yapılan antrenman ve çalışmaların netîcesinde gerçekleşebilir. Binicinin kâbiliyeti ve atın yeteneği; ikisi de çok önemlidir. Girdiğiniz yarışmaların zorluk dereceleri de o günkü şartlara göre değişir.Siz çok iyi bir ruh hâli içinde olabilirsiniz; ama atınız değildir, ya da tam tersi olabilir. İkinizin de aynı ruh iklîminde olmanız lazım. Koordinasyon, iş birliği, arkadaşlık. Özellikle müsâbakalarda bunların hepsinin bir arada olması gerekir.

İkinci dal olan at terbiyesiyle devam edersek...

 

 

Bildiğim kadarıyla at binmek sağlık açısından faydalı vücûdu toparlayan bir spor.

Kişinin kilosuyla atın ölçüleri arasında bir orantı olması gerekir. Kendi vücut ölçülerine uygun bir ata kilolu bir kişi elbette binebilir. Kilolu öğrencilerimiz ata binerken aynı zamanda onların bir antrenman programına girmelerini de sağlıyoruz. Çünkü kilo, at üzerinde refleksleri kullanıp kullanamama konusunda önemli etkenlerden biridir. Bel fıtığı, skolyoz gibi birtakım sağlık sorununuz varsa doktor görüşü almanızı isteriz.

İsteyen herkes at binebilir mi, kiflinin kilolu olması veya omurgas›ndaki bir sağlık problemi ata binmesine mâni midir?

Yüzde yüz kuruluyor. “At sâhibine göre kişner.” derler. Zâten en başta atla insan arasında duygusal bir bağın kurulması şarttır.

Ciddî bir duygusal bağ kuruluyor…

Bizi hayrete düşüren bir varlık at, hem bu kadar büyük bir cüsse hem de pamuk gibi bir kalp. Herkesin çok sevdiği hayvanları, kedileri köpekleri vardır; ama atın insan hayâtındaki yeri bambaşka. Onun o asil görünüşü, mesâfesi… Her şeyin ölçüsü, dengesi at üzerinden rahatlıkla anlaşılabilir. Çocuklarda işin bu yönünü çok kullanırız. Atlar şımarmazlar, çok ciddî de durmazlar, insan ilişkilerini anlama ve ayarlamada atın davranışı ve zihin yapısı insana çok şey öğretir. Atların grisi yoktur, siyah ya da beyaz vardır; hayvanlarda bu böyledir zâten. Sizi beğenirler veya beğenmezler. Beğenmeleri için de belli şartlara sâhip olmanız lâzım. Bunu sağlarsanız zâten sizinle iletişim kurarlar. Hiçbir politik yanları yoktur atların. Son derece doğal ve sâdıktırlar. Sizin için her şeyi yapabilirler. Atın üzerine çıktığınız zaman onun gücünü hissetmeniz, sizin de onu yönlendirmeniz ve en nihâyetinde onunla arkadaş olabilmeniz çok önemlidir.

Hocam, siz her zaman ata binmenin psikolojik ve duygusal yönüne vurgu yaparsınız. Bunu biraz açar mısınız?

Evet, var. Baba tarafım Denizli Çivrilli. O bölgedeki evlerde genellikle tarla tapan işleri için bir at mutlaka bulunur. Bu sâyede abimle berâber atlara karşı erken yaşlarda bir âşinâlığımız oluştu. At binerdik de. Daha sonra askerî liseye gittim. Oradan mezun olurken Kara Harp Okulu veya Hava Harp Okulu’nu seçmemiz gerekiyordu. Kara Harp Okulu’nda binicilik takımı olduğunu bildiğim için gönlüm o tarafa kaydı ve bu sâyede atlarla ilgili kariyerim başlamış oldu.

At tutkunuzun ve bu alandaki sayısız başarılarınızın çocukluğunuza dayanan bir alt yapısı varmı, öncelikle bunu merak ediyorum.