Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

Sûistîmal Kaynağı Olarak Su
Dilaver Demirağ

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

Sûistîmal Kaynağı Olarak Su
Dilaver Demirağ

http://www.zdergisi.istanbul/makale/suistimal-kaynagi-olarak-su-153

Tabiatın üzerindeki kutsal ve şeffaf örtünün modernizmle birlikte çekilip alınmasından sonra, suyun gizemi ve kıymeti, Ivan Illich’in meşhur risâlesi H2O’da söylediği gibi, düştü. Su, artık borulara hapsedilerek ''çivilenmesi'' gereken ve bir yere kımıldayamayacak hâle sokulmuş yarı esir yarı düşman bir imgeye dönüştürüldü.

Târihsel serüvenine baktığımızda suyun, geçmişte hep kamusal bir mesele olduğunu ve suyun temîninden dağıtımına kadarki bütün aşamaların, kamu tarafından halledilen ve asla ticârete konu edilemeyecek bir mesele olarak kabul edildiğini görürüz. Ancak günümüzdeki küreselleşme dalgası ile suyun yönü değişti, şimdilerde deyim yerindeyse bir yeryüzü karteli inşâ edilmesinde su bir silâh görevi görüyor. Bunun için üretilmiş kullanışlı kozlar var: Meselâ dünyânın bâzı bölgelerinde yaşanan iklim değişikliklerinin sebep olduğu şiddetli kuraklıklar bahâne edilerek kalkınmakta olan -eski ifâde ile az gelişmiş kabul edilen- Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde suyun temîninin ve dağıtımının kamusal bakımdan verimli olmadığına dâir bir algı yaratıldı. Böylece bütün bu süreçlerin dünyâdaki belli başlı büyük şirketler eli ile yürütülmesinin önü açılmış oldu.

Yine Birleşmiş Milletler (BM), hiçbir biçimde küresel menfaat odaklarının, rekâbetçi şirketlerin güdümüne girmemesi gerekirken, maalesef bu önemli konuda bunun tersi gerçekleşti. Bugün literatüre “su avcıları” olarak geçen bir kavramın îcat edilmesinde BM'nin direkt yâhut dolaylı bir payı bulunuyor. Önce büyük ve çok uluslu enerji tekellerinin menfaatine işleyecek bir su kıtlığı efsânesi yaratıldı ve hâlihazırda kârlılık açısından petrolü bile ardında bırakan "mavi altın"ın, yâni suyun etrâfında bir pazar oluşturuldu.

Oysa hakîkat suyun kıtlığı değil, büyük oranda bölgesel iklim şartlarının da etkisi ile temîninde birtakım sıkıntıların yaşandığıdır. Yâni sorun, suyun doğal bakımdan kıtlığı değil, yapay bakımdan kıtlığıdır. Bu algıyı yaratanlar da söz konusu çok uluslu şirketler elbette.

Buna ilişkin Clive Custler’ın uyarı dolu Mavi Altın kitabından kısa bir pasajı buraya almak yerinde olur: “Dünyanın temiz su kaynaklarının tümünü ellerinde tutmak istiyorlar. Temiz su, dünyanın toplam su kaynaklarının ancak yüzde birini oluşturuyor. Geri kalanı ya deniz suyu ya da buzulların ve toprağın altındaki sular. Suların büyük çoğunluğu kullanılamayacak kadar kirli ve dünyânın gereksinimi gün geçtikçe artıyor. Gogstad, temiz su kaynağı bulunca dağıtımını üstlenmek için öneri yapıyor ve bir sürü vaatte bulunuyor. Bir ayağını kapıdan içeri sokunca da rüşvet vermek, gasp etmek gibi yöntemlerle özelleştiriyor. Yeni uluslararası ticaret anlaşmalarına göre, ülkeler kendi sularına sahip olamıyorlar. Artık karşılarında muhalefet edecek kimse de kalmadı. Gogstad’ın kukla şirketleri, her yerde su sistemlerini satın alıyor. Küreselleşmenin anlamı, iletişim, tarım, besin maddeleri ya da güç kullanım tekellerinin geliştirilmesinden başka bir şey değildir. Suyu niçin farklı düşünelim? Yeni imzalanan uluslararası anlaşmalara göre hiçbir ülke kendi suyunun sahibi değil artık. Sular daima en yüksek fiyatı önerenlere satılıyor ve Gogstad da hep en yüksek fiyatı ödemeye hazır. Kaos bizim dostumuz olacak. Dünyanın suyunu elinde tutan biri, dünyâyı da eline geçirmiş demektir. Suyun akışını kontrol edenler en üst siyasi güce sahip olacaklardır. Ağzından çıkacak bir sözcükle sizi ve ülkenizi susuzluktan ölmeye mahkum edecek birine nasıl karşı durabilirsiniz?”1 Bu roman, basit bir kurgu değil, dünyânın önündeki geleceğin tasvîridir. Eğer yayımlanan iklim raporları tamâmı ile sahte değilse -ki olmadığı anlaşılmakta- dünya gerçekten de ısınmadan kaynaklanan bir kuraklık riski ile karşı karşıya. Bu arada araştırma ve teknoloji geliştirmek geoengineering denilen hava mühendisliğinin olduğu kadar, şirketlerin alanına da giriyor. Yasak olsa da, şirketlerin bu konuda çalışmalar yaptığı, iklim silâhları geliştirdikleri biliniyor. Hâsılı, imkân bulmaları hâlinde bâzı bölgelerde kuraklık yaratarak bu güçten istifâde edebilirler, ki hâlihazırda öncelikle Ortadoğu, Afrika, Akdeniz gibi coğrafyalar kuruyor ya da çok yakın zamanda kuruyacak. Ön görülere göre bu kuraklık ile Orta ve Güney Avrupa 2070’de tanışmış olacak.

Tam da senaryoya uygun biçimde, “su avcıları”, nerede temiz su kaynağı ve toprak parçası varsa onu hemen kapatarak kendi tekellerine alıyor. Su ve toprak ikilisi aynı zamanda gıdâ da demektir. Bir yeryüzü karteli olabilmenin yolu bu iki kaynağa da sâhip olmaktan geçer. Yâni suyu ve gıdâyı tekeline alan, başkalarını istediği gibi yönetip deyim yerindeyse rehin alabilir.

Dolayısıyla bir yanda doğal olarak yaşanan su darlığı, diğer yanda ise bu darlığı kendi menfaatleri doğrultusunda hepten kıtlığa çevirme gayreti söz konusu. Su kıtlığı olarak değil de su darlığı şeklinde adlandırılması gereken hâdiseye neden olacak iki faktörden şöyle bahsedebiliriz; ilki doğal nedenlerle veya insan faâliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan iklim değişikliğinin yaratığı kuraklık, diğeri de kaynakların kirletilmesi nedeniyle su temîninin zorlaşması. Bütün bunlar, suya ulaşmayı mâliyetli, külfetli bir iş hâline getiriyor.

Suyu Yoksunlaştıran Kıtlık: Su Kirliliği ve Atık Çamuru Sorunu

Su konusunda sıra dışı fikirleri ile bir referans teşkil eden Jean Robert, atık su endüstrisinin açmazına dikkat çekerek kanalizasyonlarda uzaklaştırıcı olarak kullanılan suyun deterjan vb kirleticilerin yanında sanâyi atıkları ile de kirletilmesinin büyük bir sorun olduğuna işâret eder.

Su kirliliği meselesi, çok boyutlu bir konu. Öncelikle, insan haklarıyla iç içe düşünülmesi gereken en temel sorun, hâlâ birçok ülkenin, temiz bir içme suyu ve atık arıtımı sağlayan bir kanalizasyon şebekesinin olmayışıdır. Her yıl, çoğunluğu çocuk olmak üzere 2 milyon insan bu sebeple ölmektedir. Ancak bu yönde kısmen de olsa ilk adımlar atıldı ve BM verilerine göre 1990 ile 2004 yılları arasında 1,2 milyar insan temiz su alt yapısına kavuştu.

Su kirliliğinin ikinci önemli boyutu, sanâyi toplumu sonrası başlayan kirlenmedir ki bu, yüksek oranda endüstriyel olmakla birlikte, tarımsal ve evsel kaynaklı atıklarla da oluşmaktadır. Burada arıtım endüstrisi devreye giriyor. Arıtım endüstrisinin geçim kaynağı, kirliliktir. Kirliliğe bağlı olarak arıtma endüstrisi, her geçen gün daha gelişmiş teknolojiler kullanma iddiasıyla yerini güçlendirmektedir. Ancak bu pahalı yatırımlar, suyu ekonomik açıdan kıtlaştırmaktadır, çünkü arıtma ihtiyâcı ile birlikte, su hizmetlerinin özelleştirilmesi, yüksek meblağda fiyatlandırılması gündeme gelir. O zaman da su, herkesin eriştiği ortak bir kaynak olmaktan çıkıp ekonomik bir metâya dönüşür. Hizmetlerden parası olanlar faydalanabilirken olmayanlar hijyenik bir suya erişim imkânından yoksun kalırlar.

Su kirlenmesi dendiğinde bundan, genellikle suya yabancı maddelerin karışması anlaşılır; ama gerçek bu değildir. Çünkü kayalardan kopan maddeler de, suya karışan temiz toprak da suya yabancıdır ve su, uzun ya da kısa vâdede bunları temizleyebilir.

Son yıllarda içtiğimiz ve kullandığımız sularda kalite hızla düşmektedir, bu da bizi ciddî bir krizle karşı karşıya bırakmakta. Çünkü su kirlenmesi, sözü edilen su kaynaklarının gün geçtikçe azalmasına bir nedendir. Kirlenme “su kaynağının kimyâsal, fiziksel, radyoaktif ve ekolojik özelliklerinin olumsuz yönde değişmesi” şeklinde gözlenir. Suya hava ya da toprak vâsıtası ile ulaşan doğal maddelerin çoğu kükürt, azot, karbon, güneş ışınlarındaki ultraviyole ile parçalanırlar. Ancak suya bunlardan aşırı miktarda girerse, yâni insan eliyle kurşun, cıva, krom vb ağır metaller suya karışırsa su kendini temizleme özelliğiyle bütün bu maddeleri absorbe edemez. Edemeyince o kaynak artık canlı sağlığı için bir tehdit oluşturmaya başlar. Bilhassa yoksul ülkeler, bu kirlilikleri temizleyecek harcamaları yapamadıklarından hastalığa neden olan sudaki mikroorganizmaların, kimyâsalların etkisine mâruz kalmaktan kurtulamazlar.

Ancak Avrupa’da bile temiz su şebekesi olmayan ülkeler vardır. Meselâ İspanya, nüfûsunun %18’ine alt yapı hizmeti sunamaz. Bu oran İrlanda’da %11, Yunanistan’da ise %1’den daha azdır.

Kanalizasyon atıklarının büyük bir kısmı, evsel atıklar ve sanâyi atıkları okyanuslara, denizlere ve akarsulara boşaltılır. Bu atıkların denetim eksikliği kıyıdan uzaktaki suların kalitesine de yansır. Polonya’da yüzey suyunun %95’i içmeye uygun değildir. Vistula nehri -ülkenin endüstri bölgesine doğru akar- 1978’de o kadar kirlendi ki sâdece 432 km’si kullanılabilir durumdaydı. Bu nehirde canlı hayâtının bittiği açıklandı. 1980’de Polonya hükûmeti, atıkların yok edilmesi ve nehrin temizlenmesi için bir program hazırladı. Sovyetler Birliği’nde de Aşağı Volga nehrine her yıl boşaltılan 300 milyon ton katı, 20 trilyon lt sıvı atık nedeniyle nehrin felâketin eşiğinde olduğu açıklandı.

Güney Amerika, Afrika ve Asya’daki ülkelerin su kalitesi, Avrupa’nın fakir ülkelerinden bile daha kötüdür. Atıkların iyileştirilmesi de çok yetersizdir. Ağır sanâyinin; kirlenmeyi önleyici yasaların daha müsâmahasız işlediği ülkelerden bu hususta görece zayıf kalan üçüncü dünyâ ülkelerine taşınması; düşük teknolojik imkânlar, çarpık şehirleşme ve yoksulluk gibi etkenler durumu giderek kötüleştiriyor. Hindistan’daki yüzey sularının %23’ü insan sağlığı için tehlike saçıyor. Yeni Delhi’deki Yamuna nehri 100 ml’de 7500 bakteri içermekte; şehirden her gün 20 milyon lt endüstri atığını almaktadır. Dolayısıyla buradaki insanların hayat sürelerinin kısa olması hiç de şaşırtıcı değil. 3119 Hindistan kasaba ve şehrinden sâdece 217’si alt yapı hizmetlerine sâhiptir.

Malezya’da 42-50 arasında nehrin, canlı hayat ve insan sağlığı için tehlikeli olduğu açıklandı. Palmiye yağı atıkları, lastik fabrikaları, tropikal ormanlardaki erozyonlar nedeniyle kopan ağaçlar nehirdeki hayâta zarar veriyor. Filipinler’de Pasig nehrindeki kirliliğin %60- 70’i evlerden gelen atıklar yüzünden meydana geliyor. Ancak binlerce insan, bu nehri yalnızca banyo yapmak ve çamaşır yıkamak için değil, içme suyunu temin için de da kullanıyor. Çin, atıklarının sâdece %2’sini iyileştirebiliyor. Çin’deki 78 nehirden 54 tânesinin ciddî olarak tehlikede olduğu açıklandı. Ayrıca Çin’deki 44 büyük şehirden 41’i kirli su kullanıyor.

Kirlilik, sâdece yüzey sularını değil, yer altı su kaynaklarını da etkiliyor. Yenilenmesi ve kendini temizleyebilmesi çok uzun zaman aldığından, yer altı suyunu temizlemek yüzeydeki akarsu ya da gölleri yâhut denizleri temizlemekten çok daha mâliyetli ve zor olabilmektedir. Ayrıca yer altı suyu kullanımı, pek çok ülkede temel su kaynağı konumundadır.

Meselâ Amerika’daki insanların yarısı içme suyu olarak yer altı sularını kullanmaktadır. Bu hayâtî kaynaklar birçok bölgede zehirlenme tehdîdi altındadır. Bâzı bölgelerde endüstri atıkları, evsel ve tarımsal atıklar, bu suları kullanılamaz hâle getirmekte. Onlarca yıl boyunca kirliliğin yer altı sularına geçmediği farz ediliyordu. Çünkü toprağın kimyâsal atıkları tuttuğu ve suya geçirmediği düşünülüyordu. Teknoloji Ofisi, septik tanklardan, lağım çukurlarından, tarım alanlarından her gün yaklaşık 4,5 trilyon lt kirli suyun yer altına boşaltıldığı bilgisini veriyor. EPA, yer altı sularına giden sızıntıları önlemek için çift duvarlı ya da beton kemerler içine yerleştirilmiş yeni depolara ihtiyaç duyuyor. Amerika’da her yıl 38 milyar ton kimyasal atık, yakma ya da başka yöntemlerle yok edilmek isteniyor, meselâ alternatif bir çözüm olarak atıklar derin kuyulara pompalanıyor. Bu yöntem de hâliyle yer altı sularını tehdit ediyor.

EPA, tehlikeli atıkların %58’inin bu türden kuyulara pompalandığını tahmin ediyor. Bu işlem için ne izin isteniyor ne de işin bir sınırı var. Üstelik, bu kuyuların yer altı sularıyla bir bağlantısı olup olmadığı bile tam olarak bilinemiyor. Şu anda 300 kadar kuyu kullanımda ve bu zamâna kadar milyarlarca ton atık buralara boşaltıldı. Birçok kuyu, atıkların yer altı sularına karışmasını engellemek için gerekli kaplamaya sâhip değil.

Kıyı bölgeleri, büyük nehir ağızları ve büyük şehir kıyıları da kirlilikten etkileniyor. Yüksek düzeyde toksik atıklar ve ağır metaller, sudaki üretici organizmaların ölümüne neden oluyor. Bu kirliliğin en büyük nedenleri arasında tarımsal atıklar ve şehirden gelen atıklar bulunmakta. Tarlalardan gelen atıklar yağ, metal, tuz, lastik gibi maddelerle birleşiyor ve bunlar da nehirler vâsıtasıyla denizlere taşınıyor. Endüstri atıkları ve belediyeye âit atıklar da okyanus kirliliğine neden olmakta. Her yıl İngiltere 10 milyon ton, Amerika 7 milyon ton (cıva, kadmiyum gibi) ağır metallerle karışmış endüstri atığını okyanusa boşaltıyor. Bu atıklar, okyanusun dibini kaplıyor, böylece sudaki organizmalar ölüyor, besin zinciri bozuluyor. Balıkçılar Atlantik kıyılarında midyelerin hızlı artışına dikkat çekmekte.2

BM Çevre Programı’nın 2002 yılında yayımladığı raporda, dünyâda bulunan ve kullanılabilir durumdaki su kaynaklarının yaklaşık %50’sinin kirletilmiş durumda olduğu belirtilmekte. Her gün, içinde suya yabancı kimyâsallar bulunan 2 milyon ton atık su, su kaynaklarına boşaltılıyor. Uzmanlar, 1 lt atık suyun 8 lt tatlı suyu kullanılamaz hâle getirdiğine, atık su tasfiyesinin önemine dikkat çekiyorlar. Yine BM verilerine göre, sanâyileşmekte olan ülkelerde endüstriyel atık suların %70’i, su kaynaklarına hiçbir arıtma işlemine tâbi tutulmadan dökülmekte. Yine 1991 ile 2000 yılları arasında 665 bin'den fazla kişi, su kirliliğinden kaynaklanan hastalıklara yakalandı.

Bütün bu sorunlara su endüstrisinin verdiği cevap ise hiç de şaşırtıcı değil: daha büyük, daha karmaşık, daha gelişmiş ve daha pahalı teknolojilere dayalı arıtma cihazları/sistemleri. Oysa sorunun temel kaynağı, atık çamuru denen şeyin evsel atıklarla, sanâyi atıklarıyla beslenip ürkütücü bir yığına dönüşmesidir. Sorunu çözmek için bu denli karmaşık ve pahalı teknik çözümler üretmek yerine, atıkları birbiri ile karıştırmamak en mantıklı çözüm. Ancak bu yapılamadığından, atıkları temizlemek için tonlarca su kullanılıyor. Dahası bu sorunları çözmek için kullanılan arıtma sistemlerini çalıştırmada kullanılan elektriği üretmek için bile yine tonlarca su harcanmakta. Jean Robert, sorunu çözmek için mevcut atık uzaklaştırma ve arıtma tesislerinin kapasitesinin arttırıldığına, bunun da atık çamuru miktârının dört katına çıkartılması anlamına geldiğine dikkat çekiyor. Bu zehirli çamurun yol açacağı riskler ise apayrı bir sorun zinciridir. Ancak ne olursa olsun, su kirlenmesi denen olgu, suyu hem ekonomik hem fizikî anlamda kıtlaştırmaktadır ve bunun en büyük sorumlusu da Batı tipi sosyoekonomik gelişmedir. Modern su stratejisinin yarattığı bir diğer sorun ise suyun bir siyâsî gerginlik konusu hâline gelmesi/ getirilmesidir.

İklim Değişimi: Yeni Bir Kriz Nedeni

“İklim değişimi”, BM İklim Değişikliği Konvansiyonu tarafından “doğrudan veya dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini değiştiren insan faâliyetlerine bağlı, karşılaştırılabilir zaman dilimlerinde gözlemlenen iklim değişikliği” olarak tanımlanıyor. İklim değişimine yol açan, sera etkisidir. Güneşten yeryüzüne düşen ışınların bir bölümü, geri dış uzaya yansır. Bu nedenle de yer yüzeyi fazla ısınmaz. Ancak bunu bozan, karbon döngüsü olmuştur. Karbon, doğada dolaşıma girerek kaynağına döner. Ancak insan faâliyetleri, doğadaki bütün döngülerde olduğu gibi, karbonun da dengesini bozar. Karbon önce atmosferde birikir ve güneş ışınlarının geri dış uzaya yansımasını engeller. Bunun sonucu olarak ışınların yol açtığı ısı, bir cam serada olduğu gibi, içeride kalarak ısıyı yükseltir. Yapılan tahminler, sera etkisi olarak adlandırılan küresel ısınma yüzünden yeryüzü ısısında bir yüzyılda ortalama 0.75 ilâ 1 derecelik bir artış olduğu yönünde. Bu ısı artışı, hiç şüphesiz beklenmeyen olaylara yol açıyor. Bunlardan biri de buzul erimesidir ki bu, tatlı su kaynaklarının zarar görmesine yol açacak önemli bir hâdisedir. Yine tahminler, ısı artışındaki bu eğilimin sürmesi ve bunun iki derecenin üzerine çıkması hâlinde 2100 yılına kadar ortalama hava sıcaklığının sıcak yerlerde 50’li derecelere varabileceğini öngörmekte. Öte yandan aşırı hava olayları da bekleniyor. Buna bağlı olaraksa kimi zaman kuraklıkla kimi zaman seller yüzünden su kaynakları zarar görecek. İklim kuşaklarının yer değiştireceği, bugün için buz örtüsü altındaki yerlerde sıcaklığın artması netîcesinde ılıman iklim koşullarının hâkim olacağı, buna karşılık ılıman iklim koşullarına sâhip bölgelerin bâzılarında (özellikle Akdeniz havzasında) ise tropikal iklim koşullarının baş göstereceği yönünde beklentiler de mevcut.

Bütün bu karamsar varsayımlara ek, nehirlerin içinde bulundukları durum da hiç iç açıcı değil. Dünyânın önemli su kaynaklarından biri sayılan Colorado nehri denize dökülemeden kuruyor. Çin’deki ünlü Sarı Irmak da yılın bir bölümünde denize ulaşamadan kuruyup kalıyor. Oysa her iki nehir de târihteki uygarlık havzaları içinde yer almakta.

İklim değişimi ile ilgili ilk rapor 2001 yılında BM gözetiminde kurulan IPCC (Hükûmetler Arası İklim Değişimi Paneli) tarafından 200 civârında uzmanın katılımı ile Cenevre’de yayımlandı. O günden bu yana, iklim değişiminin yol açacağı olumsuz sonuçlar konusunda öne sürülen görüşler değişmedi. Öncelikle sanıldığı gibi ısınma, dünya yüzeyinde her yerde aynı oranda yaşanmayacak. Sıcaklık artışının özellikle yüksek enlemlerde ve kutup bölgelerinde daha şiddetli bir biçimde hissedilmesi bekleniyor. Yâni şu anda en soğuk bölge olan Grönland, Kuzey ve Güney Kutbu, Antarktika gibi buzul kıtalar ile Everest, Alpler vb dağ buzullarının olduğu yerler, ısınmanın etkisini daha şiddetli hissedecek. Bu bölgelerde beklenen sıcaklık artışı, şimdikinin iki katı olacak. Bunun sonucu olarak Kuzey Buz Denizi, Antarktika vb buzullarının erimesi hızlanacak. Uzun süreçte bu bölgelerin geçmişte olduğu gibi, yine ormanlarla kaplı bir yer olacağı tahmin ediliyor.

Her gün septik tanklardan, lağım çukurlarından ve tarım alanlarından 4,5 trilyon litre kirli suyun yer altına boşaltıldığı tahmin ediliyor.

Öyle görünüyor ki küresel ısınmanın en önemli netîcesi, deniz seviyesinin yükselmesi olacak. Sıcaklık artışı 3-4 derece yükselir ise eğer, 2100 yılında yükselme 66 cm’yi bulacak. Bu, kıyı bölgelerinin büyük ölçüde su altında kalması demektir. Söz konusu tahmînin gerçekleşmesi hâlinde dünyâda en geniş topraklara sâhip ülke olan ABD’nin toprak kaybı 23 bin km2 olacak. Bangladeş gibi topraklarının büyükçe bölümü alçak delta olan bir ülkenin toprak kaybı ise bütün karalarının %10’ununu kapsayacak. Tarımın elverişsiz hâle gelmesiyle birlikte, büyük göç dalgalarının, ardından şiddetli çatışmaların ve büyük savaşların önü açılacak.

Suyla ilgili ürkütücü varsayımlara daha birçok örnek eklenebilir. Görüldüğü üzere küresel ısınma ve devâmında yaşanacak kuraklıklar da, insan eliyle yaratılan kirlenme de su kaynakları için büyük tehlike. Sûistîmal kaynağı suyun etrâfında dillendirilen senaryoların bütünüyle gerçekleşmesi, umulur ki mümkün olmaz. Ancak bundan önce, kuraklığın yer küredeki canlı hayâtını can evinden vurmaya hazırlandığı şu kritik noktada, su avcıları tarafından su kaynaklarına el konmasına ve bütün insanlığın hakkını gasp eden bu kartelin, modern bir kölelik düzeninin koşullarını hepimize dayatmasına, küresel bir bilinç geliştirerek karşı koymamız, su adına hep birlikte mücâdele etmemiz gerekiyor.

KAYNAKÇA

Vahap Balman, “Mavi Altın”, http://www.imo.org.tr/ resimler/dosya_ekler/8f3ed1237cdfa46_ek.pdf?dergi=172.
“Dünyâda Su Kirliliği Tehlikesi”, http://www.cocukpinari. com/index.php/content/view/1262/9/.
Sedat Karaman-Zeki Gökalp, “Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin Su Kaynakları Üzerine Etkileri”, Tarım Bilimleri Araştırma Dergisi sayı: 3, yıl 1, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Ankara, 2010, s. 59-66.
“Climate Change and Water”, http://www.pacinst.org/ topics/water_and_sustainability/climate_change/
“Climate Change and Water”, IPCC technical Paper VI http://www.ipcc.ch/pdf/technical-papers/climate-changewater-en.