Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

Türk Edebiyâtında İki At Hikâyesi Derviş Ve Kalender
Abdullah Uçman

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

Türk Edebiyâtında İki At Hikâyesi Derviş Ve Kalender
Abdullah Uçman

https://www.zdergisi.istanbul/makale/turk-edebiyatinda-iki-at-hikayesi-dervis-ve-kalender-247

E. Delacroix, Fırtınadan ürkmüş at, 1824.Ahmet Hamdi Tanpınar, öteden beri onun bir nevi poetikası kabul edilen Antalyalı Genç Kıza Mektup’ta, şiir anlayışını, şiirinin yapısal özelliklerini, “şiir hâli” diye târif ettiği duyguyu ve bir şâir olarak beslendiği belli başlı kaynakları uzun uzadıya açıklar ve mektubun sonlarına doğru, “Şiir, söylemekten ziyâde bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım. Onun için mümkün olduğu kadar kapalı âlemler olmasını istediğim şiirlerimin ana hatlarını roman ve hikâyelerim verir.” dedikten sonra, “Şiirde, dolayısıyla kendimin, hikâye ve romanlarımda kendimle beraber mümkün olduğu kadar hayatın ve insanların -benden başkalarının- peşindeyim. Yahut başkalarına âit zamanın peşinde. Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nda, Huzur’da, sanatımın -eğer üzerinde duracak böyle bir şey varsa- iki kolumun birleşeceği yerler vardır.” der.1 Tanpınar, hayâtı boyunca az sayıda hikâye yazmış, bunların çoğunu çeşitli dergilerde yayımladıktan sonra Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943) ve Yaz Yağmuru (1955) adlarıyla iki kitapta bir araya getirmiştir. İlkinde beş, ikincisinde yedi, kitaplarına sonradan dâhil edilenlerle berâber toplam onbeş kadar hikâye yayımlayan Tanpınar’ın metinleri, yayımlandığı 40’lı-50’li yılların hikâye anlayışına hâkim olan “toplumsal gerçekçilik”ten oldukça uzaktır.

Tanpınar’ın Yaz Yağmuru adıyla bir araya getirdiği hikâyeleri arasında yer alan

“Acıbademdeki Köşk”2 adlı hikâyesi gerek kurgusu gerek anlattığı olay gerekse anlatım tarzı bakımından diğer hikâyelerinden çok farklıdır. Acıbademdeki Köşk, büyük ölçüde tuhaf bir şahsın garip davranışlarının ironik bir üslûpla anlatıldığı trajikomik bir hikâyedir. Doğrudan doğruya birinci şahıs ağzından anlatılan hikâye, 1907-1908 yıllarında “İstanbul’un en güzel peyzajı”na sâhip Acıbadem semtinde geçer. Burada, anlatıcının annesinin dayısı olan ve “hakîkî bir îcat dehâsıyla doğan” Sâni Bey, bir zaman çarkçı yüzbaşılığı yapmış, “

kır sakallı, geniş, atletik vücutlu, mavi gözlü bir adam”dır. Sâni Bey’in bütün hüneri kendince birtakım îcatlar yapmaktır. Yazar ona Sâni (Yaratıcı) adını uygun görürken de onun îcat dehâsıyla doğduğunu vurgulamak istemiştir.

Köşkün bahçesinde, “evin mühim şahsiyetlerinden” biri olarak tanıtılan “Derviş” adında bir at vardır. Evin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere iş gören arabasında kullanılan bu at, herkesin bildiği, alelâde, sıradan bir at değildir. Anlatıcıya göre bu at, “attan insana doğru olan tekâmülün yarı yolunda -yâni bir at uzviyeti içinde insan psikolojisiyle- kaldığı için çok muztarip”tir. Derviş, insanlarla sohbet etmeye bayılır, insandan uzak kaldıkça mahzunlaşır. Evin hemen hemen bütün işleri onun yanında yapılır. Yaz aylarında aşçı, sebzeleri bahçede onun olduğu yerde ayıklar, mutfağa pişirmek üzere götürmeden önce tavukları onun yanında yolar, ayrıca bir iş için ayrılması îcap ederse yolunmuş tavukları ona emânet eder. Evin hanımları dikişlerini yine onun yanında dikerler, misâfirleri orada kabul ederler; evin tek oğlu Râci, Tıbbiye imtihanlarına onunla birlikte çalışır.

Anlatıcı, “Benim ise belli başlı dostumdu.” dediği Derviş’le köşke misâfirliğe gittiği zamanlar akşama kadar berâber kalır; yatmak üzere yukarıya odalardan birine çıktığı zaman aşağıda yalnız kalan at, tatlı tatlı kişner, âdeta onu arar; bu dostluk ilânihâye devam eder.

* Tasavvuf târihinde özellikle vahdet-i vücut anlayışı doğrultusunda “Devir Nazariyesi” adıyla bir teori vardır. Devir nazariyesinin İslâm dünyâsında ortaya çıkışında, ilk defa İhvân-ı Safâ (945-985) adlı felsefe topluluğunun, daha sonra aynı görüşü benimseyen İbn Miskeveyh’in (öl. 1030) ileri sürdüğü bir tür tekâmül anlayışının etkisi olduğu öne sürülmektedir.3 Vahdet-i vücut anlayışına göre içinde yaşadığımız bu kâinat, birdenbire yaratılmamıştır.4 “Küntü kenz” (gizli hazîne) şeklinde kısaltılan bir hadîs-i kutsîye göre, Cenâb-ı Hak, gizli bir hazîne imiş; bilinmek istemiş, tanınmayı ve sevilmeyi arzu etmiş, bunun üzerine de içinde var olduğumuz kâinatı yaratmıştır. Ancak bu yaratılış bir anda gerçekleşmemiştir; önce taş, toprak ve mâdenlerin meydana getirdiği cansızlar âlemi (âlem-i cemâdât), sonra bitkiler âlemi (âlem-i nebâtat), daha sonra hayvanlar (âlem-i hayvânat), en sonra da “eşref-i mahlûkat” olan insan yaratılmıştır. Mutasavvıflara göre türler arasındaki geçiş sırasında birtakım “ara varlıklar” mevcuttur. Cansızlarla bitkiler arasında ara varlık “mercan”, bitkilerle hayvanlar arasındaki ara varlık “nahl-i hurma”, hayvanla insan arasındaki ara varlık ise bâzılarına göre maymun, bâzılarına göre papağan, bazılarına göre de attır.5 Tanpınar, burada köşkteki Derviş adlı atın, söz konusu tekâmül süreci sırasında insan mertebesine ulaşamadan at olarak kaldığını; ama birçok yönüyle hayvandan çok insana yakın olduğunu söyler; hâl ve hareketleriyle de bunu gösterir, yâni Derviş, köşkün belli başlı şahıslarından biri gibidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar.Derviş’in evdeki mevkii bu kadar önemli olmakla berâber, hikâyenin ilerleyen kısımlarında Sâni Bey, arabayla birlikte Derviş’i de mezada gönderir. Evdeki herkes, Derviş’ten ayrıldığına üzülür. Anlatıcı hikâye boyunca zaman zaman evin üst katından at kişnemesine benzer sesler duyulduğunu, evin içine gübre kokusu yayıldığını, hatta geceleri üst kat pencerelerinden birinde hayâlete benzer şeyler görüldüğünü söyler. Îcat meraklısı Sâni Bey, bir süre sonra oğluna sınıf geçme hediyesi olarak satın aldığı bisikleti tâdil ve ıslâh etmek sûretiyle bir kupa arabasına dönüştürür. Ancak pedal çevirerek veya evin emektârı Kerim Ağa’nın yardımı ile özellikle yokuşları çıkmakta bir hayli zorlanan bu araba için bir at lâzım olunca kocasının huyunu çok iyi bilen ihtiyatlı karısı, Derviş’i sattırmadığını, evin üst katındaki odalardan birinde sakladığını söyleyerek atı ortaya çıkarır. Böylece evin içinde yer yer işitilen bütün o kişneme seslerinin, hissedilen gübre kokusunun bir hayal olmadığı, Derviş’ten geldiği anlaşılmış olur.6

Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nin o çok önemli “Giriş” bölümünde İslâm dünyâsında tasavvufun oynadığı rol ve trajedi yokluğundan bahsederken İhvân-ı Safâ’dan ve onun başlattığı felsefî faâliyetlerin durdurulmasından da söz eder ki onun bu hikâyeyi kaleme alırken mutlaka bütün bu meselelerden haberdar olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildir.7

Trajikomik özelliği ile Tanpınar’ın hikâyeleri arasında başka bir benzeri bulunmayan

“Acıbademdeki Köşk” hikâyesinin, bâzı yönleriyle, yazarın daha sonra kaleme alacağı Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının bir nevi iskeleti gibi olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

* 1940’lı yılların ortalarında çeşitli dergilerde yayımladığı hikâyeleriyle Türk okuyucusunun karşısına çıkan Haldun Taner’in bu ilk dönem hikâyelerinin esas özelliğini toplumcu çizgi ile toplumun düzensizliğinden etkilenmiş, genellikle içine kapalı, karamsar karakterler oluşturur. Hikâyelerinin konularını gözlemlerinden ve çevresinde cereyan eden olaylardan çıkardığını söyleyen yazar, içinde yaşadığımız toplumdaki aksaklık ve çürümeyi daha ziyâde şahıslar üzerinden ele almış, asıl problemin fertlerde yoğunlaştığını ortaya koymuştur. Genellikle eğitim ve öğretim noksanlığından ileri gelen düzensizlik, büyük şehrin hayat tarzına ayak uydurmaya çalışan türediler, görgüsüz ve kaba insanlarla züppeler üzerinden ironik bir biçimde dile getirilir. Onun eleştiri oklarına hedef olanlar genellikle büyük şehrin türedi zenginleri, sonradan görme köylüler, yükselebilmek için her şeyini fedâ etmeye hazır kadınlar ve kalantorlar, yâni edebiyat dünyâmızda öteden beri gülünç duruma düşürülmeye alışılmış tiplerdir. Haldun Taner, bir yandan sonradan görme, görgüsüz türedi zenginlerdeki karakter zaafını ele alırken bir yandan da “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu”, “Tuş” ve “Ayışığında Çalışkur” gibi hikâyelerinde saf ve temiz yüzleriyle görünen, çoğu zaman haksızlığa uğramış memur, emekli, kapıcı ve bekçi gibi toplumun farklı bir kesimini meydana getiren insanları anlatır.

Bizim burada söz konusu edeceğimiz “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu”8 hikâyesinde esas olayı meydana getiren, yaşlı bir çöpçü beygiri olan “Kalender”dir. Olay, yağmurlu bir günde İstanbul’da, saat üç civârında, Kalender’in her günkü bir nevi vazîfe bölgesi olan Şişhane semtinde geçer. Kalender, bir hamalın sırtındaki aynada kendini görür ve kişnemeye başlar; ürkmüştür, gemi azıya alır. Geri geri giden çöp arabasıyla kaldırıma çıkar ve bir elektrikçi dükkânının vitrinini yere indirir. Gürültüden büsbütün ürken hayvan, bu defa arabayı dört nala ileri sürer ve bir kazâya sebep olur. Hayvana çarpmamak için ânîden fren yapan tramvaya, arkadan bir otomobil bindirmiş, bundan dolayı yol trafiğe kapanmıştır. Otomobildeki zengin tüccar Artin Margusyan, hafifçe yaralanması ve soruşturma için karakola götürülmüş olması yüzünden iflâs eder, çünkü aynı gün Brezilya’da Sao-Paulo’da bir firma, Margusyan’dan işle ilgili bir telgraf beklemektedir. Telgraf gelmeyince hazırlanmış olan mal, Hamburg’a Alois Morgenrot’a gönderilir. İşte Kalender’in Şişhane’de kişnemesi, birbirlerinden çok uzakta iki tüccardan zengin olanına felâket, fakirine ise mutluluk getirmiştir.

Hikâyedeki Kalender, hayâtı boyunca hep aynı yerde ve hep aynı şekilde, kazâya kadar asla rahatsızlık duymadan, monoton bir tarzda hayâtını sürdürür. Sürdürdüğü hayat, aslında özlenen, ideal ve gerçek bir hayat değildir, ancak o kazâ ânına kadar kendi kendisini kandırmıştır. Hamalın sırtındaki aynada kendini görür görmez, gerçeği fark eder. Yazar, hikâyede Kalender’in varlığı, daha doğrusu onun aynada kendi gerçekliği ile karşı karşıya kalmasıyla okuyucuya bir şeyler söylemek ister. Haldun Taner’in söylemek istediği aslında şudur: İnsanlar hayâta bir at gözlüğü ile bakmak sûretiyle gerçeğin sâdece bir kısmını kavramakta, özellikle kendileri hakkında duyarsız davranmaktadırlar. Ancak, Kalender’inki gibi, bir gün gerçekle acı bir şekilde karşılaştıklarında, artık çok geçtir. Hikâyenin sonunda, Kalender bir gün yine kendisini aynada görür; ama hiçbir tepki göstermeden yoluna devam eder. Çünkü aynada kendisini ilk gördüğünde verdiği tepki sonucu dükkânın camları kırılmış, tramvay durakladığı için bir kazâ meydana gelmiş, iki tüccardan birisi zengin diğeri fakir olmuştur; ama Kalender’in hayâtında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Durum böyle olunca bir daha tepki göstermenin anlamı yoktur.9 Yazar, hikâyenin sonunda Kalender’in tepki vermemesiyle, hayatta kaderine râzı olan insan tipini sembolleştirir. Yâni hayâtında bir defa gerçeği görür gibi olmuş ama hayattaki mevcut düzenin değişemeyeceğini anlamıştır. Haldun Taner hikâyede Kalender tiplemesiyle kaderine rıza gösteren insanı anlatmış; ama bunun yanında hayattaki karmaşayı yansıtmak için de başka olay ve insanlardan bahsetmiştir.

Haldun Taner.Burada anlatılan insanların her birinin gerçeği birbirinden farklıdır. Kalender’in ürkmesiyle kazâ yapan Artin Margusyan, aslında bir ihâleye yetişmeye çalışmaktadır. Havanın yağmurlu olması, araba kullanmadaki acemiliği, telâş ve heyecânı kazâ yapmasına yol açar ve kaçırmak istemediği işi, bütün gayretlerine rağmen kaybeder. Yaşadığımız dünya aslında bir fırsatlar dünyâsıdır. Artin fırsatı kaçırır; ama öte yandan bu fırsatı Almanya’da ikâmet eden Alois Morgenrot yakalar ve zengin olur.

Hikâyede anlatılan diğer bir olay da kazâ sırasında tramvaydan inen Süheyl Erbil’in dışarıda Serap’la karşılaşması ve muhtemelen evlilikle sonuçlanacak olan tanışmalarıdır. Haldun Taner’in, başka hikâyelerinde olduğu gibi, burada da hayâtı acısıyla tatlısıyla bir bütün hâlinde yansıttığı görülür; burada toplumun bütün kesimlerinden insanlar ve her birinin birbirinden farklı gerçeği üzerinde durulur. Aslında yazarın başarısı da buradan gelmektedir. Bu hikâyede doğrudan doğruya bizi ilgilendiren Kalender’dir; yazar onu Tanpınar’ın hikâyesindekine benzer şekilde bir insan gibi tasavvur eder:

“Kalender, ‘Ömrümde bir defa aynaya bakacak oldum, dünya birbirine girdi. Geçtim olsun, bakmayıveririm. Zaten pek bakılacak bir suratım da kalmamış ya. ’ diye düşünmüş olabilir. Ki böyle düşünebildiği takdirde atların da insanlar ve bazı gelişmiş maymunlar gibi, tecrübeden ders alma kabiliyetine ve geçmişle gelecek arasında bir mantık köprüsü kurabilme melekesine sâhip olduklarına inanmak gerekiyor.” Ancak hikâyenin sonu, kaderine râzı olan insan gibi, şöyle biter: “Kalender kişnemedi. Aynadaki hayaline ters ters bakıp başını öbür yana çevirdi. Sonra, yaşına yaraşan bir ağırbaşlılıkla, temkinli temkinli, efendi efendi yoluna devam etti.”

* Her iki hikâyede gerek Tanpınar’ın gerekse Haldun Taner’in bir tür kişilik kazandırdıkları atlara uygun gördükleri isimler de son derece anlamlı olup hikâyenin kurgusu içindeki davranışlarıyla uyumluluk göstermektedir. Yâni aynı zamanda sembolik anlamlar da taşıyan bu isimler rastgele verilmiş değildir. Aslında tasavvufî bir terim olan Derviş’in lugat anlamlarından biri de “kanaatkâr, saf, alçak gönüllü” demektir ki, hikâyede de Derviş daha çok bu özelliğiyle ön plana çıkmaktadır. Kalender’in lugat anlamı ise “Dünya malına önem vermeyen, hoş görülü, yumuşak huylu, alçak gönüllü” demektir ki Haldun Taner’in hikâyesindeki Kalender de tam tamına böyle bir özelliğe sâhiptir.

1 Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, İstanbul, 1963, s. 178.
2 Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikayeler, İstanbul, 2011, s. 229-241. Hikâye ilk defa Aile dergisinde yayımlanmıştır (nr. 11, Sonbahar 1949, s. 11-19).
3 Süleyman Uludağ, “Devir”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), c. IX, İstanbul, 1994, s. 231-232.
4 Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, İstanbul, 1969, s. 71-72.
5 Abdullah Uçman, “Devir Nazariyesi ve Osmanlı Tasavvuf Edebiyatında Devriyyeler”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, haz. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara, 2005, s. 432-433.
6 1-2 Kasım 2010 târihlerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Dünyada ve Türkiye’de Tanpınar Zamanı” başlıklı sempozyumda Murat Gülsoy ile Yekta Kopan “Acıbademdeki Köşk Üzerine Bir Çözümleme” adıyla bir söyleşi gerçekleştirmişler, ancak burada daha ziyâde Sâni Bey ile evin tuhaf mîmârîsi üzerinde yorumlar yapılmış, doğrudan doğruya Derviş üzerinde hemen hiç durulmamıştır (Tanpınar Zamanı-Son Bakışlar, haz. Handan İnci, İstanbul, 2012, s. 221-238.).
7 Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 2016, s. 44.
8 Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, İstanbul, 1953.
9 Sıddıka Dilek Yalçın, Haldun Taner’in Hikâyeleri ve Hikâyeciliği, Ankara, 1995, s. 137-141.