Z Dergi Mobil Uygulamasını
ÜCRETSİZ HEMEN İNDİRİN!

Mobil Websitesine Devam Et >>

At damgaları
Tuncer Gülensoy

Yazı Boyutu: a a a
Okuma Modu

At damgaları
Tuncer Gülensoy

https://www.zdergisi.istanbul/makale/at-damgalari-306

Türkler, “damga” adını verdikleri boy ve soylarını belirten işâretleri at, sığır, koç-koyun ve keçi gibi eti, sütü ve derisi için besledikleri evcil hayvanların belirli yerlerine vurmuşlardır. 

DAMGA ADI ÜZERİNE

Türkiye Türkçesinde “1. Bir şeyin Üzerine bir nişan, bir im basmaya yarayan araç. 2. Bu araçla basılan nişan, im.” anlamlarında kullanılan “damga” adı, en eski Türkçe kelimelerden birisi olup eski Türk yazıtlarından Açura Yazıtı’nın sol tarafındaki metinde şöyle geçmektedir:

Yeti yegirmi erdemi yaşınta erdim; ölti
katkı eti bunsız erti kara saçın teg
yerdeki tamkalıg yılkı bunsız erti
yag... tegmis sü teni yeti bin oğlan erti.

(Türkiye Türkçesiyle: 
On yedi erdemi yaşında idim, öldü, 
Göz kapağının eti (?) kara saçı gibi kedersiz idi,
Yerdeki damgalı yılkı sayısız idi, 
Hücum eden ordusunun kudreti yedi bin oğlan idi.) 

(H. N. Orkun, Eski Türk Yazıtları II, s. 134)

Bu metindeki “tamkalıg yılkı” sözünden Türklerin atlarına “nişan, işâret, im” vurdukları ve bunun adına da damga dedikleri açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca tamga ismindentamgaçı” (damgacı, mühürdar, damga vuran), “tamgalamak” (damga vurmak, mühürlemek) isim ve fiillerin türetilerek kullanıldığı da yine yazıtlarda tespit edilmektedir.

Damga kelimesi, XI. yüzyılda yazılmış olan Kutadgu Bilig adlı büyük eserde: “tamga”, damga, mühür (45, 1036, 1766, 3223); “tamga urmak”, damga vurmak (2902); “tamgaçı”, damgacı, mühürdar (4056); “tamgalamak”, damgalamak, mühürlemek (3275, 3942) şekillerinde kullanılmıştır. 

Kelime, Ali Şir Nevâî’nin eseri Muhâkemetü’l-Lugateyn’de “tamgaçı” olarak kullanıldığına göre, o devirde Doğu Türkçesinde de hâlen yaşamaktaydı.
“Tamga” kelimesi Eski Anadolu Türkçesinde de aynı şekilde devam etmiş, XIV. yüzyılda yazılmış olan Süheyl ü Nevbahar adlı eserde şu şekilde kullanılmıştır:
Dııtarlar atı vü ol at idi ol 
Ki Sa’lûk’i bıraktı vü duttu yol 
Şolok dem ki kıldı nazar Şah-ı Çin 
Görür kızı tamgası urlu kaçın.

(Türkiye Türkçesiyle: 
Atı tutarlar ve tuttukları at odur; 
Ki Sa’lûk’i bırakarak yola devam etti; Tam o zaman Şah-ı Çin baktı; 
(Atın) kıçına kızının damgasının
vurulmuş olduğunu gördü.)

Buradaki ifâdeden de atların damgalandığı, hatta bu damganın atın “kıçına”, yâni sağrısına vurulduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.Orhun’dan Anadolu’ya kadar uzanmış olan Türk damgaları, Orhun ve Yenisey yazıtlarındaki benzer veya çok az farklı veya tamâmen farklı şekilleriyle Anadolu’daki çeşitli boy, soy, oymak, oba, aşîret ve cemâatlerle âileler arasında kullanılmakta ve hâlâ yaşatılmaktadır. Bu damgalardan bâzılarının (yiğitlik, mertlik, cesâret; güç, kuvvet; bereket, bolluk) mânâlarına geldikleri damgayı uygulayanlar tarafından bilinmekteyse de bâzılarının ne mânâya geldikleri hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bu konuda sorulan sorulara, “Dedemden (veya babamdan) öyle gördüm. Büyük annem, ninem, ebem o şekilde yapıyorlardı; onlar da büyüklerinden öyle görmüşler!” şeklinde kapalı cevaplar vermektedirler.

Sebebi ne olursa olsun, mânâsı bilinsin veya bilinmesin, Türk damgaları “damga, im” adları altında Anadolu’da şu yerlerde kullanılmaktadır:

1.At ve sığırlarda

 

2. Koç ve koyunun kulak veya burnunun üstünde,

3. Koç veya koyunun sırtında,  kuyruğunda veya başında (aşı boyası ile),

4. Kovanlarda, buğday veya un  ambarlarında,

5. Mezar taşlarında,

6. Hece tahtası adı verilen tahtadan yapılmış mezar işâretlerinde,

7. Kilim ve halılarda,

8. Keçelerde, kepeneklerde,

9. Heybe, torba ve un çuvallarında,

10. Nakış ve yanışlarda,

11. Ziynet eşyâsında,

12. Nazarlıklarda,

13. Evlerin kapı ve duvarlarında,

14. Kap kacakta,

15. El, yüz, alın, pazu ve göğse yapılan dövmelerde,

16. At koşum takımlarında.

Bugüne kadar bulunan kurganlardan, mezar taşlarından, yazılı taş, kaya ve sütunlardan elde ettiğimiz bilgilere göre, Türkler “ongun” olarak pek çok hayvanı tanıyorlar, bunları kutsal addedip hem avlamıyorlar hem de etlerini yemiyorlardı. Şamanlık devrinde Türklerin bu hayvanlara tapındıkları da bilinmektedir. Müslümanlığın Türkler tarafından kabul edildiği yıllarda bile, henüz İslâm’la karşılaşmamış olan Ural bölgesindeki Başkurt Türkleri, sayısı 12 olan (kış, yaz, yağmur, ağaç, yel, at, su, gece, gündüz, ölüm, toprak, gök) gibi tabiat tanrılarına tapıyorlardı. Başkurtların yılanlara, balıklara ve turnalara da taptığı bilinmektedir.

Yine kurganlardan elde edilen at koşumları, eyerler, tokalar, aynalar, maşrapalar gibi maddî unsurların üzerlerine çizilmiş resimlerden göçebe Türk sanatkârlarının gâyet güzel ve aslına uygun şekilde hayvan resimleri çizdiklerini öğrenmekteyiz. Daha sonraki buluntularda bu resimlerin birer piktogram (basitleştirilmiş resim) hâline geldikleri de bilinmektedir. Özellikle şaman elbiseleri ve davulları üzerine çizilen bu piktogramlara daha başka maddî kültür unsurları üzerinde de rastlamaktayız. Türk damgalarında en çok kullanılan ongunlar kutsal bilinen hayvanlardır. Bunların dışında kılıç, ay-güneş ve yıldızlar ile hayat ağacı motifleri de birer damga olarak karşımıza çıkmaktadır. Orta Asya’daki göçebe Türk boylarının kullandıkları bu damgaların Anadolu’da stilize edilmiş şekilleriyle görülmeleri târihî, etnolojik ve folklorik açıdan büyük önem taşımaktadır. Bu ongunlar şöyledir: boğa, geyik, dağ keçisi, koç-koyun, kurt, kuş ve at.

AT

Bütün göçebe kavimlerde olduğu gibi, Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler için de at, en değerli hayvanlardan birisi ve belki de en önemlisiydi. Tarihî kayıtlara göre, Türk boylarında ak donlu at göğe kurban edilirdi. Koyun ve koç ise toprağa gömülürdü. Bu, belki de toprağa verilen bir kurbandı. Kök Türklere âit atalar tapınağındaki kurban çukurunda at, koyun ve kuş kemikleri bulunmuştur. Kök Türk devrinden daha eski olabileceği sanılan Sibirya’daki kurban taşlarının üzerinde at ve geyik resimleriyle kan akıtmak için kullanılan oluklar bulunmuştur.

Kök Türklerde at ile berâber insan kurban edildiği hakkında Bizans elçisi Valentin’in, İstemi Kağan’ın yuğunu (cenâze merâsimini) anlatırken yaptığı şu tasvir dikkate değer: “Mâtem günlerinden birinde, dört tâne bağlı Hun getirdiler... (Kağanın) babasının atları ile birlikte bunları ortaya koydular... (öbür dünyaya) gidip, (Kağanın) babasının mâiyetine girmelerini emrettiler. (K. Dieterich, Byzantinische Quellen zur Laender Völkerkunde, Leipzig, 1912.)” Bu konudaki çalışmalarıyla yakından tanıdığımız Dr. Emel Esin, bu kayıt hakkında, “Kök-Türklerde, insan kurban edildiği hakkında tek rivâyet...” demekte ve “Başka nâdir rivâyetler şüpheli mâhiyettedir ve esâsen de ölüm ile bitmemektedir.” diye ilâve etmektedir. 

Atların damga basılan yerleri şöyledir:

1. Sağ veya sol sağrıları (nâdiren her iki sağrıya da damga basılabilir),

2. Boyun,

3. Yanak,

4. Baldır içi (atı çalan kişi fark edip damgayı tahrif etmesin diye baldırın içine ve görünmeyen yerine vurulur),

5. Boyun bitimi ile sırt başlangıcı arasındaki çıkıntı bölgesinde, kürek kemiğinin biraz gerisine (eyer basıp damgayı tahrif etmesin veya örtmesin diye bu bölgeye vurulur).

Türklerde kökü çok eskiye dayanan at yetiştirme geleneği yıllar yılı Anadolu’da devam etmiş, Osmanlı ordusundan sonra Türkiye Cumhûriyeti ordusunda da süvâri birlikleri kurularak Kurtuluş Savaşı’nda öteki birliklerin yanında yer almışlardır.

Askerî birliklerin dışında, Anadolu’nun pek çok yöresinde, cirit oyunu için kıvrak ve hareketli atlar beslenirdi. Her yıl an’anevî olarak yapılan cirit oyunlarına pek çok köy, kasaba ve il merkezlerinden yarışmacılar katılırdı. Cirit atları sırf bu yarışma için yetiştirilir, bunun dışında herhangi bir iş için kullanılmazdı. Anadolu’nun pek çok yöresinde cirit (diğer bir adıyla “değnek”) oyunlarının oynandığı günlerde, devlet veya şahısların haralarında cins atlar yetiştirilir, eski bir Türk geleneği olarak da bu atların sağrılarına, atalardan kalma damgalar basılırdı. Rıza Nur tarafından Sinop yöresinde tespit edilerek yayımlanan “Tamga ou Tag Marque au Fer Chaul a Sinope” adlı makâlede bu konuya temas edilerek damgalardan örnekler verilmiştir (Journal Asiatique, c. 212, Paris 1928, s. 1-48-151).

Türkçesi “Sinop At Damgaları” adıyla Konya Mecmûası’nda yayımlanan (yıl: 5, sayı: 36, 1941, s. 13-17) bu yazıdan sonra, at damgaları meselesine temas eden Şükrü Elçin, Türk Etnografya Dergisi’nin 6. sayısında “At Damgaları” adlı kısa bir yazı yayımlamıştır. Elçin, bu yazısında, pek çoğu birbirine benzeyen Doğu Anadolu at damgalarından örnekler vermiştir.

Şimdi pek çok geleneğimiz gibi at besleyiciliği de artık târih sayfalarına gömülmek üzere olduğu için, Rıza Nur ve Şükrü Elçin’in tespit ettiği at damgalarını belirtilen yörelerde arayıp bulmak imkânsız gibidir. Gerek ekonomik sebepler gerek at gibi özel bakım isteyen asil bir hayvanı besleyip büyütecek yerlerin gittikçe azalmasından dolayı, atla birlikte damgalar da kaybolmuştur.